Dikkat

Bu bloga girerken ya da yorum yazarken kimsenin isim, mail..vb. bilgisini istenmez, üye olmak gerekmez. Kişisel bilgilerinizi asla vermeyiniz.

Adres satırında (ilk kısmında) myelomabilgi.blogspot.com.tr yazmalıdır.

 

27 Aralık 2011 Salı

Myeloma tedavisinde son durum

Aşağıda doktorum sayın Siret bey'in, benim ricam üzerinde yazdığı bir bilgilendirme notu var: 

Son yıllarda Talidomid, Bortezomib (Velcade) ve Lenalidomid (Revlimid) gibi ilaçlar ve bu ilaçların klasik Multiple Myeloma ilaçları olan alkeran, kortizon ve siklofosfamid ile olan kombinasyonları Multiple Myeloma hastalığının tedavisinde yeni bir çağ başlatmıştır. Otolog stem hücre naklinin de bu tedavilere eklenmesi ile Multiple Myeloma hastalarının büyük çoğunluğunda yaşam süresi ve kalitesinde belirgin ilerlemelerin olduğu gözlenmektedir.
Bunun ötesinde Multiple Myeloma tedavisinde yeni ilaçlarda geliştirilmiş ve şu anda hastalar üzerinde çalışmaları devam etmektedir. Bu ilaçlar halen rutin kullanımda olmamalarına karşın önümüzdeki yıllarda ABD, Avrupa ve Türkiye'de kullanıma girmeleri beklenmektedir. Gelecekte önemli düzeyde etkinliği olması beklenen ilaçların başında Velcade grubundan Carfilzomib ve Talidomid ve Lenalidomid grubundan Pomalidomid bulunmaktadır. Çalışmaların yürütüldüğü diğer ilaçlar arasında ise histon deasetelaz inhibitör grubundan vorinostat ve panobinostat, ve monoklonal antikor grubundan elotuzomab bulunmaktadır. Multiple Myeloma hastalarında birçok ilacın gelecekte kullanıma girme olasılığı hastalar için ciddi bir umut ışığıdır.
Prof Dr Siret Ratip

Prof Dr. Siret Ratib kimdir?

23 Aralık 2011 Cuma

23 Ekim 2011 Pazar

Bu çağrıya kulak verin...

Aşağıda yorum olarak gönderilen çağrıya kulak vermenizi ve vereceğiniz bilgilerle yardımcı olmanızı rica ediyorum. Özellikle Adana ve Ankara hastanelerini bilenler lütfen görüş ve düşüncelerini belirtsinler.

Aziz dedi ki...

Sizin ilk gün bulduğum için ne kadar mutlu olduğumu anlatamam.Eşim küçük yaşta tren kazasında sağ kolunu kaybetmiş bende çocuk feci geçirmişim anlayacağınız ikimizde engelliyiz 2 kız bir erkek 3 çocuğumuz var. eşim 69 doğumlu, Eşimi 20 gün önce Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesine rahatsızlandığı için götürdüm. Üre ve Kreatin değerleri nedeniyle Böbrek yetmezliği dediler ve Nefroloji Bölümüne yatırdılar, Bu gün ise kemik iliği biyopsi sonucu çıktı ve bana MM olduğunu söylediler ben savaşa hazırım ama eşim için aynı şeyleri söyleyemem o çabuk yıkılan bir karaktere sahip o yüzden söyleyemedim..... Bu sonuca inanmalımıyım, kesin sonuçmudur. Şu an üre 110 kreatin 11.5 diyalize girmelimi? pazartesi Hematoloji Servisine alacaklar biz Adana'da yaşamamıza rağmen benim ailem Ankarada tedaviyi nerede yaptıralım. Tavsiyeleriniz nelerdir. Şimdiden allah hepimize yardımcı olsun ben bütün kalbimle inanıyorumki bu yolun sonu güzel olacak sevgi, sabır ve dikkatle
22 Ekim 2011 01:49

Öncelikle sağ tarafta yer alan -Bu blogda ara- kutusuna Adana yazarak aratma yapmanızı tavsiye ediyorum. Adana ile ilgili blogda bazı bilgiler var.

Malesef kemik iliği biyopsisi kesin teşhis koymak için en güvenilir yöntemdir. Çok büyük bir hata yapmıyorlarsa teşhis doğrudur. Zaten belirtilerden de anlarsınız. Ben bilmeden konuşmak istemiyorum, fakat aklıma gelen şudur ki, kök hücre nakline kadar geçen süreçte uygulanan tedaviler (VAD, Velcade..vb.) Adana'da yapılabilir. Hastayı yollarda perişan etmek de riskli. Hemde muhtemelen kemiklerin zayıflamış olduğu dikkate alındığında, fazla hareket kırıklara neden olabilir. İlk etapta değerleri biraz toplamaya ve kemikleri zometa tedavisi ile sağlamlaştırmaya çalışacaklar. Sonraki süreçte, yani kök hücre nakli gündeme geldiğinde, Ankara daha akıllıca olabilir.

Sizler ne diyorsunuz?

26 Ağustos 2011 Cuma

Bir Ömür Dört Yaşam

                                     Bu gün size, 1993 yılından 2010 yılındaki vefatına kadar geçen 17 seneyi, myeloma ile boğuşarak geçiren ve 60 yaşında aramızdan ayrılan değerli bir insandan, Prof. Dr.  Muammer Öner’den bahsetmek istiyorum. Kendisi bize, birazdan özetleyeceğim  “Bir Ömür Dört Yaşam” adlı bir kitap bırakmış bulunuyor. Bu kitabında Muammer bey, myeloma ile nasıl tanıştığını, neler çektiğini, neler hissettiğini samimi, açık ve akıcı bir anlatım ile anlatıyor. Doğrusu ben böyle bir kitap olduğunu öğrendiğimde şaşırdım ve sevindim. Bence bilgi (ve sevgi) paylaştıkça çoğalır, ne kadar çok kaynak olursa, hastalar için o kadar iyidir. Bu kitaptan haberim olmasını sağlayan ve kitabı (nazik bir not ile) bana gönderen kızı Nergis Öner’e de burada teşekkür ediyorum.

Bu kitapta üç kez alojenik (ablasının kemik iliğinden yapılan) nakil anlatılıyor. İlk nakilde, o zamanın teknolojisi gereği, ablasının leğen kemiğindeki iliğe doğrudan (uzun iğnelerle) girilerek alınan ilik kullanılıyor. Sonra (Allah'tan) gelişen teknoloji ile, şu an kullanılmakta olan diffüzyon teknolojisi kullanılıyor ve ilik yapan hücreler kandan toplanıyor. Sanırım bu yönteme hepimiz aşinayız.

1950 Doğumlu olan Muammer Öner (artık kendisinden Muammer bey diye bahsedeceğim), myeloma ile 1993 yılı temmuz ayında tanışmış. Fakat teşhis süreci oldukça uzun ve sancılı olmuş. O zamanlarda, doktorların çoğunun myeloma’yı pek tanımadığı anlaşılıyor. Hacettepe hastanesinin ve ilk doktorunun da, inanılmaz ihmalleri ve hataları söz konusu olmuş. Fakat biliyorsunuz bu işlerde her zaman mantık çalışmıyor. Bazen öyle şeyler oluyor, öyle talihsizlikler üst üste geliyor ki, insan “kader” demekten başka bir şey bulamıyor.

Her neyse…Aşırı yorgunluk ve terlemeden şikayet ederek doktora giden Muammer bey’e önce bir böbrek hastalığı teşhisi konmuş. Adı gerekmez, çok uzun latince bir adı var. Kan tahlillerinden pek bir şey anlaşılmayınca, böbrek biyopsisine karar vermişler. Biyopsi yapmak için Muammer bey’e çok çektirmişler. Sırtında devasa biyopsi iğnelerinin açtığı 25 (evet yirmibeş) delikten bahsediyor. Epeyce dertli bir süreçten sonra gelen patoloji raporunda da, hatalı bir teşhis var : bir tür böbrek hastalığı. Doğrusu inanılır gibi değil. Bunları yapan (ve yaptıran da), Muammer bey’in adını vermediği, anlı şanlı bir profesör doktor. Ve başlamışlar böbrek tedavisine. Tabi bir düzelme olmamış.

Bu arada kan tahlilleri de yapılmakta ve aslında dışarıda Düzen laboratuvarına yaptırılan bu tahlillerde biraz myelomaya işaret eden bir çok veri bulunmakta. Buna rağmen, doktoru Muammer beyi tam bir buçuk yıl oyalamış. Üstelik, 1995 sonbaharında, kemik ağrılarının dayanılmaz düzeye ulaşmasına ve ancak morfinle sakinleşebilmesine rağmen, başka bir özel hastanede de teşhis koyamamışlar. Arkasında, Ankara’da gittiği bir fizik tedavi uzmanı da bir şey anlamamış. Sadece 10 seans fizik tedavi uygulamışlar. Kendisi sıcak masajların rahatlatıcı olduğunu, oysa sonradan fizik tedavi uygulamalarının, özellikle sıcak uygulamaların hastalığın seyrini hızlandırdığını öğrendiğini söylüyor.

Hastalığın teşhisi, ancak 1996 yılı Ağustos’unda, yani yaklaşık üç yıl sonra Onkoloji hastanesinde yapılabilmiş. Evet üç yıl ve kemikler çok ama çok zayıfladıktan sonra. Tabi bunun doğal sonucu olarak, oturmaya çalışırken altından kaçan bir tekerlekli sandalye, vertebra kırığına neden olmuş. Ağrılar, sancılar, bir çok zorlukla takılıp çıkarılan korseler, yan çizen, görmezden gelen, arazi olan hastane personeli, “yavaş sür lütfen” ricalarına kulak asmayan ambulans sürücüleri, sadece morfin ile dindirilebilen ağrılar ve myelomanın “olmazsa olmazı” zatürre … Yani bir sürü rezillik.

Ve teşhisten sonra, senelerce Muammer bey’i oyalayan, yanıltan …. nefrolog profesörün (boşlukları siz doldurun) hastane odasının kapısında belirip, pişkin pişkin sırıtarak yaptığı üç dakikalık ziyaret…

Muammer bey, tüm olan biteni etraflıca anlatıyor ve tedaviye başlamadan önce her myelomlu’da, tedaviye başlamadan önce yapılması gereken tetkikleri listeliyor. Aradan yirmi yıl geçmiş olduğu için bunları burada yazmak istemiyorum fakat bu günkünden çok da farklı değil açıkçası.

Sonrasında, Amerika (Boston) da, NEMC (New England Medical Center’da) yapılan ilik nakli sürecini anlatıyor Muammer bey. Uzun uzun Dr. Yener Koç’tan bahsediyor. Kendisinin ne kadar başarılı ve parlak bir doktor olduğunu, Boston’da onu bulmasının kendisi açısından ne büyük şans olduğunu anlatıyor. (Yener Koç konusunda kendisine katılamıyorum fakat çok hayranı olduğunu biliyorum. ) Boston'daki ekipte Yener Koç da var. Öncelikle kendisine, hayatta kalma şansının %30 olduğunu söylüyorlar.  21 Ağustos 1997’de ablasının leğen kemiğinden iğne ile 700-800 ml kemik iliği çekip hazırlıyorlar. Ancak bu iliği vermeden önce, vücudun savunma mekanizmasının, bu yeni hücrelere saldırmasını önlemek için yoğun bir radyoterapi ve kemoterapi uygulanıyor. Dört hafta süren bu sürecin ilk iki haftası (çoğumuzun yaşadığı gibi) zor geçiyor. Pek kendinde olmadığını, kabuslar gördüğünü  anlatıyor Muammer bey. Ve tabiki ortalığı boş bulan bakterilerin yarattığı mantar enfeksiyonları.

Boston macerası, 4 Aralık 1997’de, yani tam dört ay sonra başarı ile tamamlanıyor ve eşi (Ulviye hanım ile) şifa bulmuş olarak yurda dönüyorlar. Fakat hastalık 2000’li yılların başında geri dönüyor. Ablası tekrar Bursa’dan geliyor ve DLİ (Donör Lenfosit İnfuzyonu) ile toplanan lenfositler Muammer bey’e veriliyor. Bu işlemin etkisini göstermesi üç ila altı ay alıyormuş, fakat tetkiklerde hastalığın hızla ilerlediği görülüyor ve sonuçlar beklenmeden ikinci naklin yapılmasına karar veriyorlar. 21 Haziran 2001 de ablası tekrar (Bursa’dan) geliyor ancak neyse ki, bu kez teknoloji gelişmiş olduğundan, kalça kemiklerinden şırınga ile ilik toplanması söz konusu değil.  Nakil olanlarımızın bildiği, bir kan filtre makinesine bağlanıyor ablası ve kandaki kök hücreler toplanıyor. (Ben otolog olduğum için, kardeşlerimden değil, kendimden toplandı bu hücreler. ) Sonrasında yine kemoterapi ve ve ilik hücrelerinin yeniden oluşma süreci…2005 yılı ortalarına kadar, yani dört yıl hastalık yine siniyor.

2006 yılında hastalık dönünce Talidomid / Velcade tedavisine başlıyorlar fakat Muammer bey bu ilaçları tolere edemiyor. Bu dönemde boynunda bir plasmasitom (bir şişlik) oluşuyor; Myeloma hücreleri, tiroid’e sıçramış. 16 Temmuz 2007’de, bu plasmasitom bir ameliyat ile alınıyor. Bu kez de üst çene kemiği, diş etini yararak ortaya çıkıyor. Ancak, myeloma gemi azıya almış bir kere ve kan değerleri gittikçe artan bir myeloma faaliyetine işaret ediyor. Sonuçta, 21 mart 2008’de  üçüncü nakil yapılıyor.

Muammer bey 2010 Temmuz’unda aramızdan ayrılmış.

Bu kitabında, zeki, eğitimli bir insanın tüm içtenliği ile anlattığı bir mücadeleye tanık oluyoruz. Duygularını, eşinin yaşadığı zorlukları, karşılaştığı ilgisizli, bilgisizliği, duyarsızlığı anlatıyor. Bunlar hepimizin hissettiği yaşadığı şeyler. Ve tabi ki isyan, kabullenme, depresyon, umut, coşku duyguları arasında savrulan bir ruh hali. Belki hasta kadar, hatta ondan fazla mücadele eden eşi Ulviye hanım'ın çabaları...

Kitapta aynı zamanda, faydalı bilgiler de bol miktarda var. Kanser nedir, beslenme nasıl olmalı, hasta ve hekim hakları..vb. Sadece acılar yok tabi, hoş anılar, espiriler ve karikatürler de var. Ve ulu insanların, güzel sözleri. Bunlara bayıldım. Siz de okuyun istedim :

Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.
                                 Konfüçyus

Hekimlerin en büyük hatası, ruhu düşünmeden yalnız bedeni tedaviye teşebbüs etmeleridir.
                                                                                          Eflatun (Platon)

Bence bu kitabı doktorlar ve tıp öğrencileri de okumalı. Kitabı edinmek isteyenler, internette www.netkitap.com adresinden temin edebilir. Adı “Bir Ömür Dört Yaşam – Kanserle 16 yıl - Prof. Dr. Muammer Öner”. Kitabın tüm geliri, Hacettepe Onkoloji Derneği’ne bağışlanmış.  Yedi lira civarında bir bedel ile satılıyor. Aşağıdaki link'e tıklayın:

http://www.netkitap.com/kitap-bir-omur-dort-yasam-prof-dr-muammer-oner-cinius-yayinlari.htm

Kendisine (ve ailesine) teşekkür ediyor, anısı önünde saygı ile eğiliyorum. Allah rahmet eylesin ve mekanı cennet olsun.

2 Ağustos 2011 Salı

Oruç tutmak

Kendimi iyi hissettiğim için oruç tutmaya niyet ettim. İlk gün (dün) oruçlu iken Siret bey'le randevum vardı. Siret bey, oruç'un, özellikle de susuzluğun vücudumuzu zayıf düşürdüğü, tam hastalık kontrol altında gibi gözükürken  bu riski almamam gerektiğini söyledi ve orucu sonlandırdı. Bilginize...

31 Temmuz 2011 Pazar

Uyy!..Karadeniz..

Evet..Başlıktan da anlayacağınız üzre, bir haftadır Karadeniz yaylalarında taban tepiyordum. Döner dönmez, sıcağı sıcağına, hala bu büyülü coğrafyanın etkisi üzerimdeyken yazmak istedim. (Aşağıdaki resimlerin üzerine tıklayın.)


Bu bir haftalık gezide, bir kaç gün, saatlerce (beş saat civarında),  yürüdüm. İstanbul'da ayaklarım acıyor diye her yere arabayla giden ben, (sağ ayağım su toplamasına rağmen) yaylalarda kayaların üzerinde keçi gibi sekerekten yürürken "her şey gerçekten istemeye ne kadar bağlı" diye düşünüyordum. Bazı günler altı saate kadar varan yürüyüşler de oldu. Gık'ım çıkmadı.

Yaylaların güzelliğine, çağıldayan ırmaklara, yalçın kayalıklara, dağlara, derelerden içilen buz gibi sulara hayran kaldım. Hani derler ya "ömrüm uzadı".

Bir yandan da, enerji santrali yapmak için doğaya amansızca saldıran çirkin el'i gördüm, ona da "içim sızladı". Tarifsiz güzellikleri dozerlerle kesip biçen zihniyetin, bence kanserden farkı yok. Memleketimize musallat olan kanser...

Gezi esnasında geçtiğimiz Trabzon, Rize şehirleri ve bu rotadaki onlarca ilçedeki çirkin yapılaşma da, turdaki herkesi üzdü. Çevrenin güzelliğine yakışmayan bir mimari tarz hüküm sürüyor.

Turumuz aslında, hafifletilmiş bir doğada yürüyüş turuydu. Sık sık 4x4 Unimog kamyonların kasasında, hoplayıp zıplayaraktan seyahat ettik. Yürüyüşler, günlük 1-4 saat arasıydı  fakat, gidilen mesafeler bizi kesmeyince, rehberimizin de cevvaliği ile, 5-6 saate kadar uzadı.  Ciddi rampalar tırmandık, kayalara tırmandık, derelerin içinden geçtik. Bazılarımız, dere tepe yürümek yerine, oturup köylülerle sohbet etmeyi tercih etti. Ben bütün yürüyüşlere katıldım ve hiç şikayet etmeden saatlerce yürüdüm. Ömrü hayatımda, hiç bu kadar yokuş tırmandığımı hatırlamıyorum. Bazı arkadaşlarımızın botları parçalandı. 

Aşağıda : Yürüyoruz. En düzgün yollardan biri. En arkadaki benim oğlum.


Biz oradayken, Hacettepe üniversitesi dağcılık klübü üyeleri de oradaydı fakat elim bir kaza oldu. 27 yaşında bir genç, şelaleden su almak isterken, kayaların sırtına ve başına yuvarlanması suretiyle öldü. Biz bir akşam dağa giden ambulansları gördük. Ertesi gün biz de aynı yere, saatlerce yürüyerek tırmandık , dağcı grubu hala ordaydı ve moralleri çok bozuktu. Arazi çok yüksek olduğu için bulutlar içinde kalıyor, helikopter inememiş. Cenazeyi sırtlayıp saatlerce yürüyerek indirmişler.  Gencin eşyalarını (sırt çantalarını..vb) bir yerde toplamışlardı. Yaralılar da vardı. Bu bana hayatın ne kadar kırılgan ve geçici olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Aşağıda, soluk kesici güzellikteki Pokut yaylasında çektiğimiz resimleri göreceksiniz. Kaldığımız dağ evinin penceresinden görülen manzaraya bakın hele..(Resimlerin üzerine tıklayın..)






2000 metrenin üzerindeki bu yaylada, bulutlar (yerliler duman diyor) yavaş yavaş geldi ve bir bulut denizinin ortasında (üstünde) kaldık. Tarifi imkansız bir güzellik. Aşağıda bulutların adım adım gelişi görülüyor. Akşam saatleri olduğu için, artık güneş yok.





Gezi esnasında, ara sıra internete bağlanabildim ve blog'a gelen acılı mesajları gördüm. Hemen hepsi myeloma ile yeni tanışanlardan gelmiş. Kendilerinden ya da yakınlarından. Arkadaşlar, bakın, ben de 2007 senesini ölmemeye çalışarak geçiriyordum. Şimdi tırmandığım yerlere bakın ve toparlanın bakalım. Ağlayıp sızlama, kendini salma, kadere lanet okuma zamanı değil. Silkinip kalkma zamanı. Çok yakında bu işi çözecekler, buna inanıyorum. O gün gelene kadar da "sıkı basın ayağınızı". 

İyileşmek mi istiyorsunuz, anladığım kadarıyla işin sihri şurada : Hayatınızı değiştireceksiniz. Kafanızı değiştireceksiniz. Bambaşka bir hayatın mümkün olduğunu göreceksiniz. Belki de hayatta ilk defa, başınızı kaldırıp "ne için dünyaya gelmiştim, neyi unuttum, neyi ıskaladım?" diye düşüneceksiniz. İşte bize hatırlatıldı. Ne mutlu ki, henüz ölmeden. Ve zamanımız var. Ve bunun farkındayız. Bir çok insan, hayatın ne kadar kıymetli ve kırılgan olduğunun farkında değil, oysa biz artık biliyoruz. Yaşama-ölme şansımız ise, emin olun, herkes kadar. İşte bakın dağcı çocuk, iki gün önce vardı bu gün yok. 

İçinizde kalan ne varsa yapın, yapmalısınız. Ancak böyle iyileşebilirsiniz, ağlayıp zırlayarak, hap yutarak değil. O zaman "bir şeyler yapmak için" ek süre istediğinizi anlayacaklar ve size süre verilecektir. Emin olun.  Fakat hem kendinizi, hem çevrenizi "zehirlemeye" devam ederseniz, edecekseniz i-yi-leş-me-ye-cek-si-niz.

Ölüm hepimiz için gelecek. Ha bir gün önce, ha bir gün sonra. Son günlerinde tanıştığım, myeloma'dan ölen bir dost "Artık hazırım Ümit'ciğim" demişti. İki gün sonra da öldü. Nakilden sonra beş yıl myeloma ona ilişmemişti, ölümü gülümseyerek karşıladı. Ben ruhun ölümsüzlüğüne, dünyanın geçiciliğine inanıyorum. Evrendeki her şey ilahi bir düzen içinde işliyor. Hiç bir şey rasgele ya da kötücül değil. Bunu biliyor olduktan sonra neden korkacağım? Elimden geleni yaparım, sonrası takdir-i ilahi.

Karadeniz yaylalarının ilahi güzelliğini seyrederken, bunları bir kez daha düşündüm ve yazmak istedim. Tüm myeloma hastalarını ve onlarla uğraşan yakınlarını yanaklarından öpüyorum. Acılar, insanları olgunlaştırır ve yakınlaştırır. Sağlıcakla kalın.

15 Mayıs 2011 Pazar

Myeloma evreleri

Myeloma fazlarını (evrelerini) yazmayı, hastalıkla yeni tanışanlar için faydalı buluyorum :

Faz 1

  • Nispeten az sayıda kanser hücresi bütün vücuda yayılmış durumda. Kırmızı kan hücrelerinin sayısı ve kandaki kalsiyum miktarı normal. (Yani henüz kemiklerde bir çözülme yok.) 
  • Kemikte tümör (plazmatom) oluşumu yok. 
  • Kanda ya da idrarda M-protein miktarı çok düşük. Hastalığın belirtileri ortada yok.

Faz 2

  • Vücuda yayılan kanser hücrelerinin sayısı artmış.

Faz 3

Vücuda yayılmış kanser hücrelerinin sayısı yüksek. Aşağıdakilerden biri ya da bir kaçı gözlenebilir :

  • Kırmızı kan hücrelerinin sayısı çok azalmış (anemi).
  • Kemikler çözülmeye başladığından kandaki kalsiyum oranı normalin çok üstünde.
  • Üç kemik tümöründen (plazmatom) fazla tümör var.
  • Kanda ya da idrarda yüksek düzeyde M-protein var.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

MEDİTASYON ve KRONİK AĞRI

MIT ve Harvard nörobilimcileri meditasyonun nasıl algılamayı kontrol ettiğini ve ağrı hissinden kurtulmaya yardım ettiğini açıklıyor.

Anne Traflon, MIT haber ofisi 
5 Mayıs 2011

Çalışmalar, düzenli olarak yapılan meditasyonun, kronik ağrılardan yakınanlara yardım edebildiğini göstermişti ancak bunun arkasında yatan nöral mekanizmalar bilinmemekteydi. Şimdi MIT ve Harvard araştırmacıları bu olguya bir açıklama bulmuş gibi görünüyor.

21 Nisan tarihinde yayınlanan "Beyin araştırma" bülteninde anlatıldığı üzere, araştırmacılar, sekiz haftalık bir eğitimden sonra  kişinin alfa dalgaları olarak bilinen beyin dalgalarını kontrol edebildiğini tesbit ettiler. 

Bir MIT nöro-bilimcisi olan Christopher Moore şöyle demekte : "Araştırmalarımız, meditasyon ile geliştirilen düşünce şeklinin, dağılmaları önlediğinini, konsantrasyonu arttırdığını  ve dış dünyadan gelen uyaranların dikkatimizi çekme olasılığını azalttığını gösteriyor.  Böylelikle beyin, uyaranların bizi nasıl etkileyeceğini düzenleyebiliyor.

Beyin  hücreleri arasında iletişimi sağlamak için, radyo istasyonlarının farklı dalga boylarında yayın yapması gibi, farklı frekansta dalgalar yayınlıyor. Bu araştırmanın odağındaki dalga ise alfa dalgaları. Zira alfa dalgaları, duyulardan toplanan bilginin işlediği beyin korteksindeki hücreler arasında çalışıyor. Bu dalgaların kontrolu, ilgisiz ya da gereksiz bilginin (yani ağrının) bastırılmasına yardımcı olabilir."

1966 yılında, düzenli olarak meditasyon yapan Budist rahiplerle yapılan bir deneyde, rahipler beyinlerindeki alfa ritmini önemli ölçüde yükselttiler. Yeni araştırmada ise, araştırmacılar bu dalgaların, beynin spesifik bir bölgesindeki (korteks'teki) rolüne yoğunlaştı ; Bu bölge el ve ayaklardan gelen duyumları işlemekteydi.

Bu araştırma için daha önce hiç meditasyon yapmamış 12 denek görevlendirildi. Deneklerin yarısı, 8 hafta boyunca, dalgınlık ile (mindfullness) stress  azaltma tekniği (MBSR) adı verilen bir eğitime tabi tutuldu. Diğer deneklere ise hiç bir şey söylenmedi.

MBSR programına katılan deneklere iki buçuk saatlik bir eğitim verildi ve günde 45 dakika meditasyon yapmaları istendi.  Bir CD'ye yapılan ses kaydı ise meditasyon oturumları boyunca onları yönlendirdi.
İlk iki hafta, "vücuttan gelen duyumlara nasıl dikkat kesilebiliriz" konusuna ayrıldı. Harvard Tıp okulundan Catherine Kerr, katılımcıların, dikkati toplamak ve sürdürmek konusunda ciddi olarak eğitildiğini söylüyor ve şöyle diyor " Örneğin, katılımcılar dikkatlerini nefesleri üzerinde toplamayı ve dikkatlerini dağıtmadan uzun süre nefeslerini takip etmeyi öğrendiler. Buna benzer şekilde, dikkati bedenin farklı yerlerinde gezdirmeyi, örneğin  ayağın altında bir süre kaldıktan sonra, oradan ayrılıp, başka bir vücut bölgesine geçmeyi deneyimlediler."

Denekler, araştırma başlamadan önceki üç hafta boyunca, beyin taramalarından geçtiler. Sekiz haftalık meditasyon eğitimden sonra da, bu taramalar yinelendi ve görüldü ki, deneklerden "vücutlarının belli bir bölgesine yoğunlaşmaları" istendiğinde, alfa dalgalarının dalga boyu (amplitude) önemli oranda yükseldi.  Dalga boyundaki yükseklik, onlara meditasyon öğreten eğitimcilerde de (üstelik daha hızlı) gerçekleşti.

Bu araştırmadaki deneklerin kronik ağrı sorunları yoktu fakat bulgular deneklerin ağrı sinyallerinin sesini kısabileceğini gösteriyor. Kerr, "dikkatlerinin nereye yoğunlaştığının artık farkındalar ve ağrı tarafından esir alınmaktan kendilerini kurtarabilirler" diyor.

Araştırmalar aynı zamanda, meditasyon yapan deneklerin, yapmayanlara oranla daha az stresli olduğunu da gösterdi. Kerr, "Durumları değişmedi aslında, fakat tepkisel olmaktan vazgeçtiler, streslerini kontrol etmeyi öğrendiler" şeklinde konuşuyor.

FOX kanalında yayınlanan bu (İngilizce) konuşmayı dilemek (ve bu yazının aslı) için aşağıdaki linke bakabilirsiniz :

http://www.myfoxboston.com/dpp/morning/meditation-chronic-pain-20110509

Tıp öğrencileri ve akademisyenleri, aşağıdaki linke bakabilir : 

http://www.sciencedirect.com/science?_ob=ArticleURL&_udi=B6SYT-52K1SSX-1&_user=10&_coverDate=04%2F08%2F2011&_rdoc=1&_fmt=high&_orig=gateway&_origin=gateway&_sort=d&_docanchor=&view=c&_acct=C000050221&_version=1&_urlVersion=0&_userid=10&md5=a26f255c942654ec8f9f03043de5c6e0&searchtype=a

17 Mart 2011 Perşembe

Tekrar merhaba

Bildiğiniz gibi, Diyarbakır mahkemesi, Digitürk'ün açtığı dava üzerine, tüm Google blog'larına erişimi bir süredir yasaklamıştı. Birileri naklen maç yayını yapıyormuş galiba. Belki bazılarınız yazıları görebiliyordu fakat ben değişiklik ve ekleme yapamıyordum.
Burası çok tuhaf bir ülke. Bir ya da bir kaç kişi yüzünden, on binlerce siteyi kapatıverdiler. Bu arada bu site gibi, kamu yararına olanlarda karardan etkilendi. Örneğin, bir arkadaş elinde fazla ilaç olduğunu, isteyenin alabileceğini belirtmişti fakat yayınlamak nasip olmadı. Hala elinde varmıdır, bilemiyorum doğrusu.
Her neyse. Tekrar birlikteyiz.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Yeni ilaçlar ve Velcade hakkında..

Celgene firması hakkındaki yazılar a bakarken bir şey dikkatimi çekti. Bu firma, Talidomid'in bir türevi olan bir ilaç geliştirmiş, ismi Pomalidomide. Bu ilacı, lenalidomid (revlimid) ve Bortezomid (Velcade) tedavisi başarılı olmayan 35 hasta üzerinde denemişler. Sonuçlar şöyle :

Çok olumlu etki : %14 (5 hasta)
Olumlu etki : % 15 (6 hasta)
Çok az etki : %23 (8 hasta)

Toplam %54

Bu değerler ile, ilaç pazara sürülmemiş, geliştirme çalışmaları devam ediyormuş.

Bunun yanısıra, Merck firması tarafından geliştirilen yeni bir ilacım (Zolinza) Revlimid ve Velcade ile birlikte denemesi de sürmekteymiş.

Bu arada, kanser hastalarına sıklıkla önerilen C vitaminin, Velcade'in etkinliğini önemli ölçüde engellediği anlaşılmış. Velcade kullananlar, bu sizin için önemli olabilir!..Yazının aslını okumak isteyenler (İngilizce)

http://myelomic.blogspot.com/

linkine tıklayabilir.

Bu arada, kansere karşı etkili yeni kuşak antibiyotikler üzerinde çalışmalar sürmekteymiş.

Öte yandan, İngiltere'de, 61,000 kişi üzerinde 12 yıl süreyle yapılan istatistiklerden çıkan ilginç bir sonuç var : Vejetaryenlerin, et yiyenlere göre myeloma'ya yakalanma olasılıkları %45 daha az. Bu saatten sonra bize bir faydası olur mu bu bilginin bilmiyorum fakat, daha az et ve şeker tüketmek, bana daha doğru geliyor. (Keşke bu kadar şeker bağımlısı olmasaydım, yemeden duramıyorum.)

Sağlıcakla kalın.

Yeni talidomidler.

Son Talidomid almaya gittiğimde, eczane bana farklı kutular verdi. Daha önce pharmion firmasının Talidomid'lerini kullanıyormuşum, bu kez Talidomid Celgene firmasından. Anladığım kadarıyla, bu firmanın lisansı ile Türkiye'de üretiliyor. Fakat ambalajı çok kullanışsız, iki karton arasına yerleştirilmiş ilaçlar hem zor çıkıyor, hem de kartonlar ilaç dolabına sığmıyor.
Etken madde aynı olduğundan bir fark olmasını beklemiyorum. Bu Celgene firması ile ilgili başka bir haber okudum, o da diğer yazıya kalsın.