Dikkat

Bu bloga girerken, kimsenin bilgisini istenmez, üye olmak gerekmez. Kişisel bilgilerinizi asla vermeyiniz.

Adres satırında myelomabilgi.blogspot.com.tr yazmalıdır.

 

31 Temmuz 2011 Pazar

Uyy!..Karadeniz..

Evet..Başlıktan da anlayacağınız üzre, bir haftadır Karadeniz yaylalarında taban tepiyordum. Döner dönmez, sıcağı sıcağına, hala bu büyülü coğrafyanın etkisi üzerimdeyken yazmak istedim. (Aşağıdaki resimlerin üzerine tıklayın.)


Bu bir haftalık gezide, bir kaç gün, saatlerce (beş saat civarında),  yürüdüm. İstanbul'da ayaklarım acıyor diye her yere arabayla giden ben, (sağ ayağım su toplamasına rağmen) yaylalarda kayaların üzerinde keçi gibi sekerekten yürürken "her şey gerçekten istemeye ne kadar bağlı" diye düşünüyordum. Bazı günler altı saate kadar varan yürüyüşler de oldu. Gık'ım çıkmadı.

Yaylaların güzelliğine, çağıldayan ırmaklara, yalçın kayalıklara, dağlara, derelerden içilen buz gibi sulara hayran kaldım. Hani derler ya "ömrüm uzadı".

Bir yandan da, enerji santrali yapmak için doğaya amansızca saldıran çirkin el'i gördüm, ona da "içim sızladı". Tarifsiz güzellikleri dozerlerle kesip biçen zihniyetin, bence kanserden farkı yok. Memleketimize musallat olan kanser...

Gezi esnasında geçtiğimiz Trabzon, Rize şehirleri ve bu rotadaki onlarca ilçedeki çirkin yapılaşma da, turdaki herkesi üzdü. Çevrenin güzelliğine yakışmayan bir mimari tarz hüküm sürüyor.

Turumuz aslında, hafifletilmiş bir doğada yürüyüş turuydu. Sık sık 4x4 Unimog kamyonların kasasında, hoplayıp zıplayaraktan seyahat ettik. Yürüyüşler, günlük 1-4 saat arasıydı  fakat, gidilen mesafeler bizi kesmeyince, rehberimizin de cevvaliği ile, 5-6 saate kadar uzadı.  Ciddi rampalar tırmandık, kayalara tırmandık, derelerin içinden geçtik. Bazılarımız, dere tepe yürümek yerine, oturup köylülerle sohbet etmeyi tercih etti. Ben bütün yürüyüşlere katıldım ve hiç şikayet etmeden saatlerce yürüdüm. Ömrü hayatımda, hiç bu kadar yokuş tırmandığımı hatırlamıyorum. Bazı arkadaşlarımızın botları parçalandı. 

Aşağıda : Yürüyoruz. En düzgün yollardan biri. En arkadaki benim oğlum.


Biz oradayken, Hacettepe üniversitesi dağcılık klübü üyeleri de oradaydı fakat elim bir kaza oldu. 27 yaşında bir genç, şelaleden su almak isterken, kayaların sırtına ve başına yuvarlanması suretiyle öldü. Biz bir akşam dağa giden ambulansları gördük. Ertesi gün biz de aynı yere, saatlerce yürüyerek tırmandık , dağcı grubu hala ordaydı ve moralleri çok bozuktu. Arazi çok yüksek olduğu için bulutlar içinde kalıyor, helikopter inememiş. Cenazeyi sırtlayıp saatlerce yürüyerek indirmişler.  Gencin eşyalarını (sırt çantalarını..vb) bir yerde toplamışlardı. Yaralılar da vardı. Bu bana hayatın ne kadar kırılgan ve geçici olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Aşağıda, soluk kesici güzellikteki Pokut yaylasında çektiğimiz resimleri göreceksiniz. Kaldığımız dağ evinin penceresinden görülen manzaraya bakın hele..(Resimlerin üzerine tıklayın..)






2000 metrenin üzerindeki bu yaylada, bulutlar (yerliler duman diyor) yavaş yavaş geldi ve bir bulut denizinin ortasında (üstünde) kaldık. Tarifi imkansız bir güzellik. Aşağıda bulutların adım adım gelişi görülüyor. Akşam saatleri olduğu için, artık güneş yok.





Gezi esnasında, ara sıra internete bağlanabildim ve blog'a gelen acılı mesajları gördüm. Hemen hepsi myeloma ile yeni tanışanlardan gelmiş. Kendilerinden ya da yakınlarından. Arkadaşlar, bakın, ben de 2007 senesini ölmemeye çalışarak geçiriyordum. Şimdi tırmandığım yerlere bakın ve toparlanın bakalım. Ağlayıp sızlama, kendini salma, kadere lanet okuma zamanı değil. Silkinip kalkma zamanı. Çok yakında bu işi çözecekler, buna inanıyorum. O gün gelene kadar da "sıkı basın ayağınızı". 

İyileşmek mi istiyorsunuz, anladığım kadarıyla işin sihri şurada : Hayatınızı değiştireceksiniz. Kafanızı değiştireceksiniz. Bambaşka bir hayatın mümkün olduğunu göreceksiniz. Belki de hayatta ilk defa, başınızı kaldırıp "ne için dünyaya gelmiştim, neyi unuttum, neyi ıskaladım?" diye düşüneceksiniz. İşte bize hatırlatıldı. Ne mutlu ki, henüz ölmeden. Ve zamanımız var. Ve bunun farkındayız. Bir çok insan, hayatın ne kadar kıymetli ve kırılgan olduğunun farkında değil, oysa biz artık biliyoruz. Yaşama-ölme şansımız ise, emin olun, herkes kadar. İşte bakın dağcı çocuk, iki gün önce vardı bu gün yok. 

İçinizde kalan ne varsa yapın, yapmalısınız. Ancak böyle iyileşebilirsiniz, ağlayıp zırlayarak, hap yutarak değil. O zaman "bir şeyler yapmak için" ek süre istediğinizi anlayacaklar ve size süre verilecektir. Emin olun.  Fakat hem kendinizi, hem çevrenizi "zehirlemeye" devam ederseniz, edecekseniz i-yi-leş-me-ye-cek-si-niz.

Ölüm hepimiz için gelecek. Ha bir gün önce, ha bir gün sonra. Son günlerinde tanıştığım, myeloma'dan ölen bir dost "Artık hazırım Ümit'ciğim" demişti. İki gün sonra da öldü. Nakilden sonra beş yıl myeloma ona ilişmemişti, ölümü gülümseyerek karşıladı. Ben ruhun ölümsüzlüğüne, dünyanın geçiciliğine inanıyorum. Evrendeki her şey ilahi bir düzen içinde işliyor. Hiç bir şey rasgele ya da kötücül değil. Bunu biliyor olduktan sonra neden korkacağım? Elimden geleni yaparım, sonrası takdir-i ilahi.

Karadeniz yaylalarının ilahi güzelliğini seyrederken, bunları bir kez daha düşündüm ve yazmak istedim. Tüm myeloma hastalarını ve onlarla uğraşan yakınlarını yanaklarından öpüyorum. Acılar, insanları olgunlaştırır ve yakınlaştırır. Sağlıcakla kalın.