Dikkat

Bu bloga girerken ya da yorum yazarken kimsenin isim, mail..vb. bilgisini istenmez, üye olmak gerekmez. Kişisel bilgilerinizi asla vermeyiniz.

Adres satırında (ilk kısmında) myelomabilgi.blogspot.com.tr yazmalıdır.

 

30 Eylül 2012 Pazar

Beş yılda ne öğrendin?

Bu sefer size, bazılarına tuhaf gelebilecek, sıradışı konular anlatmak istiyorum. Çünkü malum, biz myeloma hastaları çizgide yürüyoruz ve "her an bir şey olabilir". Biliyorum, bu herkes için geçerli. Herkese, "her an bir şey" olabilir, fakat kabul etmeli ki bizim için biraz daha geçerli.

Bu nedenle deneyimlerle, acılar çekerek öğrendiklerimi paylaşmak istedim.

2006 ve 2007 yılları benim ve ailem için o kadar zor geçti ki..anlatamam. Çok acı çekiyordum. Öleceğime inanmıştım. Duruma üzülmekten çok sinirleniyordum. Ben o hallere düşecek adam mıydım? Ölünecekse de hemen ölünmeliydi. Neydi bu böyle.

O dönemde, Tanrı'dan yardım istemeye karar verdim. Üniversite çağlarımda, oldukça dindardım. Fakat sonrasında, biraz da memleketimdeki dindarlığı ve dindarları gördükten sonra, soğumuştum demek istemiyorum fakat uzaklaşmıştım.  Ama inancımı hiç bir zaman kaybetmedim. Fakat hayata da karıştırmıyordum. ... Her neyse... Baktım iş dükkanı kapatmaya gidiyor, henüz ölmeye hazır olmadığımı düşündüm ve yardım istedim. Yani açıkçası, ek ömür istedim.

Burada detayları anlatmayacağım, fakat bir sabah kalktığımda, bana ek ömür verildiğini biliyordum.  Sanırım böyle bir şey isteme hakkımız var. Fakat bir şartla:

Bu ek zaman ile ne yapacaksınız?

Eğer, bu aldığınız ek zamanı, şikayet etmek, ağlayıp zırlamak, ailenize bela olmak için kullanacaksanız, fazla uzun sürmeyeceğinden emin olabilirsiniz. Çünkü bu başınıza gelenlerden hiç bir şey anlamadığınız ve öğrenmemekte ısrar ettiğinizi gösteriyor.

Oysa, araştırıp okudukça, düşündükçe benim öğrendiğim bu tür kişisel felaketlerin, bizim için çok öğretici olabildiği. Yani, biliyorum bazıları "sıyırmış" diye düşünecek (ne düşündükleri umurumda değil) fakat, bu kötü olarak algılanan olayların, hayatımızın yönünü değiştirme konusunda önemli bir ikaz olarak algılandığı ve gereğinin yapıldığı takdirde, bizim için çok hayırlı olabileceğini düşünüyorum.

Beş yıl... Beş yıldır bunu düşünüyor, bu konu üzerinde çalışıyorum.

Şunu demiyorum: Dua edin, ilaçlara gerek yok!... Hayır, bedenin tedavisi için ilaçlara ve dikkatli olmaya  gerek var. Ben, ruhun tedavisinden bahsediyorum. Çünkü bu durumdan kurtulmak istiyorsanız, ikisini de tedavi etmelisiniz.

Astroloji konusundan daha önce bahsetmiştim hatırlarsınız. Artık, yetkin bir noktaya geldim diyebilirim. Öğrenmenin sonu yok fakat epey okudum ve veri topladım. Artık, bu dertle uğraşan diğer insanlara söyleyebileceğim bir kaç cümle olduğunu düşünüyorum.

1- Evrende hiç bir şey rasgele, kaza'en, anlamsızca olmuyor. Kavraması zor bir düzen var.
2- Evrende iyi ya da kötü yok. Her şey olması gerektiği gibi oluyor. Bir şey bizi üzüyor ya da sinirlendiriyorsa, ona kötü diyemeyiz.Sadece bize uymadığını söyleyebiliriz.
3- Hepimiz, nasıl olmamız gerekiyorsa, neyi istedikse, daha doğrusu neyi öğrenmek istiyorsak, o amaca en uygun doğada doğuyoruz. Bedenleniyoruz diyelim.
4- Hepimiz kendi yolumuzda yürürken, bir çok olayla karşılaşarak öğreniyoruz. Karşılaştığımız olaylar, insanlar, başımıza gelenler ve tüm bunlar hakkında ne düşündüğümüz ve ne hissettiğimiz çok önemli. Biz sonradan unutsak da, özellikle hissedilenler kaydediliyor ve öğrenimin esas noktasını oluşturuyor.
5- Tıpkı esen rüzgarlar, yağmur, fırtına ve diğer doğa etkileri gibi, kosmosunda rüzgarları var. Astroloji hem insan doğasını hem de bu etkileri çok güzel açıklıyor. Biz de çoğu kez bu etkilerle hayatımıza yön veriyoruz.
6- Fakat insanın kısıtlı da olsa, bir özgür iradesi var. Her etkiye boyun eğmek zorunda da değiliz. Bu nedenle kesinleşmiş bir gelecekten bahsedilemez. Bunu sadece Tanrı bilir.
7- Yolumuzu yitirdiğimizde, bir başka deyişle neyi öğrenmek, deneyimlemek için dünyaya geldiğimizi unuttuğumuzda, sert bir uyarı ile karşılaşabiliriz. Myeloma da bunlardan biri.
8- Myeloma sopası ile tanıştığımızda, genellikle bize ödünç verilen bedenimize oldukça fazla miktarda hasar da vermiş oluyoruz. Artık yeniden toparlamak, bedeni iyileştirmek, imkansız değil ama kolay da değil.
9- İyileşmek istiyorsak, önce şapkayı önümüze koyup ne yapmak istediğimizi yeni baştan düşünmemiz gerekiyor. Bu güne kadar ne yaptık? Hangi olay karşısında ne düşündük? Ne hissettik? Nasıl davrandık? Vaaz vermeye girişmeyeceğim, fakat doğru olanın ne olduğunu hepimizin hissettiğini varsayıyorum.  Geçmişimizde yüce gönüllü ve olgun davranmadığımız her an, hata  demek istemiyorum, fakat hamlık yaptığımız zamanlardı. Artık bunu öğrenmiş olmalıyız. Bize verilen bedeni de hor kullandık.
10- Şimdi bize gerekli olan sessizlik ve düşünme zamanı.
11- Devam etmek istiyor muyuz? Cevabınız evet ise ek ömür isteyin. Ama bir söz vererek: Siz artık o eski siz olmayacaksınız.
12- Artık şikayet etmek yok, sızlanmak yok, birinin yüzüne karşı ya da arkasından atıp tutmak yok, canlılara kötü davranmak yok, asık suratla oturmak yok, mal tutkusu, hırslanmak yok...yok...yok...
13- Yani şeker gibi bir insan olacaksınız. Herkesin sevdiği, görmek, konuşmak istediği sevgi dolu biri olacaksınız. Yeteri miktarda höt zöt var. Hatta bu memleketin havasından, suyundan mıdır nedir, yeterinden epey fazla höt-zöt insanı var. Herkeste bir hırs, bir hırs...
14- Tüm bunları yaptıktan sonra, yeni hayat garanti mi? ..Tabi ki değil. Ama hiç olmazsa, bir şey öğrendikten sonra ölürüz. Bedenin yeniden toparlayabilmesi de gerekiyor. Ona onarılamayacak kadar zarar vermiş de olabiliriz.
15- Diyeceksiniz ki.... Sen bunları anlatıp duruyorsun da, yapıyormusun peki? Valla, haklısınız, elimden geldiği kadar yapmaya çalışıyorum. Fakat bilirsiniz..Kırk yıllık kani..bir anda olmuyor yani. Ara sıra cozutup, aklım başıma gelince toparlıyorum diyelim.
16- Bu olaylardan sonra, nihayet gerçekten anladım "bu günü yaşamak" lafının anlamını ve değerini. Yarın yaşamıyor olabilirim. O yüzden, başkaları beni kınar mı, ne düşünür, karizmam çizilir mi...gibi düşünceleri nihayet artık bir kenara bırakabildim. İçimden geleni yapıyorum ve söylüyorum. "Çatlak" olmayı da göze aldım. Nihayet sonunda içim dışım bir oldu. Ne rahatlıkmış be kardeşim...Yıllarca nasıl da kastırmışım. E bu kadar kastırmaya hasta olunmaz da ne olunur.
17- Sonuçta her şeyin birlik içinde olduğunu, her şeyin on binlerce yıldır olmakta olduğu gibi olduğunu, dünyanın bir sahneden başka bir şey olmadığını bilerek yaşamak da güzel. Bir çok şey artık benim için önemini kaybetti. Önemsiz görülen bir çok şey de benim için artık çok önemli oldu. Hiç bir şeyden korkmuyorum artık.
18- Allah biliyor ya, artık "myeloma'ya şu yarar, bu yaramaz" yazıları yazmak istemiyorum. Yazanlara çok teşekkür ederim, başkalarına yol gösteriyorlar. Onların önünde saygı ve sevgi ile eğiliyorum. "Hiç bir şey vermeden alma" konusunda uzman çoğunluğun da canı sağolsun. İnşallah zaman içinde onlar da, bunun ne kadar önemli olduğunu kavrar ve daha üretken olurlar.
19- Bunları anlatamadan gitmeyim dedim. Belki birine faydası olur. (Bir yere gittiğim yok, buralardayım. Tadını çıkarıyorum :)

Hoşçakalın.


19 Ağustos 2012 Pazar

Bayramınızı kutlu olsun

Tüm myeloma hastalarının ve yakınlarının ramazan bayramını kutluyor, sağlıklı günler diliyorum.

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Cenneti gördüm

Evet cennetteydim... Merak etmeyin, ölmedim; Yeryüzündeki cenneti kasdediyorum: Doğu Karadeniz'de, Artvin Macahel'deydim.

Nasıl anlatılır bilmiyorum... Yaylaların soluk kesen güzelliğini mi anlatmalı, ovalardaki yeşilin tonlarını mı, yoksa adım başı akan soğuk dereleri, pınarları mı? Bunca yıldır hem ülkemizi, hem de yabancı ülkeleri gezdim, dolaştım, bu kadar güzel bir doğa gördüğümü hatırlamıyorum.

Sanırım en iyisi fotoğraflarla anlatmak.(Üzerine tıklarsanız fotoğrafları daha  iyi görebilirsiniz. Yazıya geri dönmek için de fotoğrafın kenarındaki gri alana tıklayın.)


Gördüğünüz gibi keyfimiz yerinde...Servis şoförümüz fiko ve turun katılımcılarından Muhsin bey ile Atabarı oynuyoruz (en sağdaki benim) Altı yıl önce yaklaşık aynı zamanlarda myeloma teşhisi yeni konmuştu ve ölmemeye çalışıyordum.Fazla söze gerek yok... (Nazar değdirmeyin :)


Bir genel görünüm. Yer : Artvin civarı...


Artvin Karagöl resimleri.




Oğlumla birlikte gezdik oraları...


Temmuz ayındayız bu arada!...



Sonraki gün 2200 metreden, 3050 metrelik zirvelere tırmandık. Bu arada Temmuz ayında, kat kat giyinmemize rağmen çok üşüdüğümüzü, dolu fırtınasına tutulduğumuzu, karla kaplı dik yamaçlarda düşmemek için kan ter içinde kaldığımızı da belirtmeliyim. Tırmanmak bana pek zor geldi. Fakat saatlerce tırmanmaktan bahsediyorum. Yol falan da yok; kayaların ya da karların üzerinden  tırmandık. Başladığımız noktaya dönmek sekiz saat sürdü.


Zirveden görünüş böyleydi. Dolu fırtınasında yarı donmuş haldeydik, ellerim donduğundan pek fotoğraf çekemedim. Bu arada zirvede yürürken çok yakınımıza yıldırım düştü. 11 kişilik ekipten dört kişi yere serildi. Ben yanık kokusundan saçlarım tutuştu zannettim. Neyse ki bir sorun olmadan atlattık. Aynı gün, yıldırım yayladaki bir köylü kadına bu kadar yumuşak davranmadı, elleri ve ayakları yandı ve biz dönerken hala Trabzon'daki hastanede, yoğun bakımda yatıyordu.






Sonraki günler hava daha iyiydi...Yürümeye devam...



Derelerin ne kadar soğuk olduğunu tahmin edersiniz : demir gibi...


O soğuğa rağmen bi cesaret...dereye girip yüzdüm...Aşağıdaki yüzen kel benim...


Son gün (yedinci gün) yine başka bir gölü görmeye gittik...Onun da adı Karagöl...




Anlayacağınız iyiyim (çok şükür...) UMUTSUZLUK VE DEPRESYON ÇUKURUNDA DEBELENENLER !... Siz de iyi olacaksınız. Önce iyi olmayı istemeli ve inanmalısınız. YETERİNCE İSTERSENİZ VE İNANIRSANIZ çok yakında benim gibi buz gibi derelerde yüzebilirsiniz. 

Tabi bu arada... bazı günler yan çizdim, bacaklarım tutuldu, dizlerim ağrıyor ve deredeki taşlar ayaklarımı kesmiş...Ama ne gam...diyorum ya..Cenneti gördüm...




23 Nisan 2012 Pazartesi

Şems-i Tebrizi ile bir sohbet

Marcus Aurelius'u hatırladınız mı? Onunla myeloma üzerine hayali bir sohbet yapmıştık. (Bilmeyenler buraya tıklayarak okuyabilir: Marcus Aurelius ile bir sohbet. Şimdi sohbet etme sırası Şems-i Tebrizi'ye geldi. Umarım bu büyük veli, Mevlana'nın hocası ve dostu,  hayali sohbetimiz için beni bağışlar.

Neden bu felaket benim başıma geldi? Çok mu talihsizim yoksa kaderim mi kötü?

Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp...Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar, kimimiz ise ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

Hocam, pek anlamadım...Nasıl böyle bir acıdan "yumuşamak" öğrenilebilir?

Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır, çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

Kaderim kötü galiba benim? Kaderimde iyileşmek yoksa...

Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten  "ne yapalım kaderimiz böyle" deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir.
Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatına hakimsin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

Peki ya pes etmek?

Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah'ın yer yüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir.

Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

Sanırım ölüme diğer insanlardan daha yakınız artık...

Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibarettir. Kimisi ouncağı o kadar ciddiye alır ki, ağlar perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir , ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıktan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne de tefritte. Sufi orta yerde...

Kahır kendi gözüyle lütfa bakarsa hep kahır görür. Kahırdan vazgeç de lütfa bağlan, onun tadı daha hoştur.

Bunları anlıyorum fakat bir de hayatın gerçekleri var. Sadece kendi hayatım değil, ailemin hayatı da alt üst oldu.

Hakk'ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "Düzenim bozulu, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun belki de hayatının altı, üstünden daha iyi...

Sanırım iyileşmenin ilk şartı, iyileşmeyi istemek...

Başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

Tüm bunlardan ne anlamalıyım?

Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpa tıp tekrarı ise, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

Ebe bilir ki, sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni bir "sen" zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.


Umarım siz de benim kadar sevmişsinizdir bu derin bilgeyi.


Kaynak : Şems-i Tebrizi'nin evrensel mesajları, Kazım Öztürk, NKM Yayınları

14 Mart 2012 Çarşamba

Ruhla ilgilenmek?...Ruh mu var?

Bu günkü Hürriyet gazetesinde bir haber var : Doktorlara acı vasiyet : Kanserden hayatını kaybeden doktor Aydemir Yalman, 1.5 yıllık tedavi süresinde yaşadıklarını kaleme aldı...

Meslektaşlarına hitaben yazdığı mektubunda bir hasta olarak hastaneye gittiğinde doktorların yüzüne bile bakmamasıyla şok yaşadığını anlatıyor ve ekliyor: “Doktora bir de hasta olarak gidin ve onların neler yaşadıklarını görün.”

İstanbul’un büyük üniversite hastanelerinden birinde kulak burun boğaz onkolojisiyle uğraşan bir doktordan randevu alan Yalman, tümör konseyinde yaşadıklarını şöyle anlattı: “İçeri çağrıldığımda orada bulunan hiçbir doktor bırakın geçmiş olsun demeyi, yüzüme dahi bakmadı. Doktorum filmleri negatoskopa yerleştirdi, herkes büyük bir dikkatle onları izledi ve ameliyatın ne derece radikal yapılacağı konusunda karar verdiler. En son olarak da radyasyon onkoloğu olduğunu sandığım hoca, o bölgeye radyasyon verebileceğini ama gözün zarar görme olasılığının yüksek olduğunu söyledi. Hakkımda bu kararlar alınıp, elime anestezi muayene kağıdı tutuşturulana kadar donmuş bir şekilde olanları izledim. Başıma gelenlerin şokunu yaşarken, bir de hastalanan doktor olarak ne kadar değersiz olduğumu düşündüm. Oysa onkolojiyle uğraşan doktorların ve sağlık çalışanlarının söyledikleri ilk söz, bu hastalıkta moral motivasyonun çok önemli olduğu değil midir?”

Bedeni zorlu radyoterapi ve kemoterapileri alırken ruhuyla kimsenin ilgilenmediğini anlatan Yalman’a bir sınıf arkadaşının tavsiyesi üzerine kanser hastalarıyla çalışan bir psikolog evinde terapi yaptı. Yalman yaşadığı hayal kırıklıklarını da bu psikoloğun cesaretlendirmesiyle kaleme aldı. Bu zorlu süreçte öğrendiklerini meslektaşlarıyla şöyle paylaştı:  

Bir hekimin hastasına, hele de kanser hastasına daha duyarlı yaklaşması gerektiğine inandım.

Her hastanın bir birey, bir insan olduğunun asla unutulmaması, en azından kendisiyle konuşurken yüzüne bakılması ve yazılı onam için yapılan bilgilendirmelerin gerçek anlamına uygun yapılması gerektiğine inandım. Doktor olmama rağmen kemoterapinin yapacakları açık açık anlatılmadığı için ilk tedaviden sonra panik atak geçirdim. 

Başta kanser hastaları olmak üzere, eğer mümkünse tüm hastalara psikolojik destek sağlanmasının çok önemli olduğunu anladım. Basit bir örnek verecek olursam, yazmaya başladığımda yaşadıklarımı tekrar hatırlamak beni çok rahatsız etti. Ama psikoloğum bunu yapabileceğimi defalarca söyleyerek beni yüreklendirdi ve sizlerle hastalık sürecimi paylaşabildim.

Doktorun hasta olarak bir doktora başvurmasının, hasta yakını olarak da hastanede bulunmasının önemini bir kez daha anladım. Böylece yapılan davranış hatalarını yaşayarak gözlemleyebilir.


Sayın Aydemir Yalman'a, Allah'tan rahmet, yakınlarına baş sağlığı diliyorum. Bir hediye bırakarak aramızdan ayrılma nezaketini gösterdiği için de anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Sağlıcakla kalın.