Dikkat

Bu bloga girerken, kimsenin bilgisini istenmez, üye olmak gerekmez. Kişisel bilgilerinizi asla vermeyiniz.

Adres satırında myelomabilgi.blogspot.com.tr yazmalıdır.

 

29 Aralık 2014 Pazartesi

Nasıl yorum yazılır?


Öncelikle, yorumunuzu Word, notepad.. gibi bir yazı yazma programında yazmanızı ve son halini vermenizi tavsiye ediyorum. Doğrudan yorum kutusunun içine yazmayın. Bunun bir kaç sebebi var:

1- Minik yorum kutusunda, yazınızın tamamını göremezsiniz. O kutucuk, kısa, bir kaç cümlelik yorumlar için uygun.

2- Özellikle başlarda (yorum yazmaya alışık değilseniz) , bir iki tuşa tıklayıp, olmadığında ve kutucuk kapandığında, yorumunuzu kaybedersiniz.

Dolayısıyla, yorumunuz başka bir yerde sağlamca dursun. Sonradan, bu metni fare ile seçip, "Kopyala - Yapıştır" ile kutucuğa yapıştıracaksınız.

Şimdi diyelim ki yorumunuz hazır. Ya da sadece bir iki cümlelik bir yorum yazmayı düşünüyorsunuz. Bunu nasıl yazacaksınız.

İki yöntem var:

1- Zaten Google üyeliğiniz var. Ve şu anda login olmuş durumdasınız, ya da login olduktan sonra yorum yazacaksınız.

2- Google üyeliğiniz yok. Misafir olarak yorum yazacaksınız.

Şimdi, sizle ilgili kısma geçin ve anlatılan adımları takip edin:

----------------------------------------------------------------------

1- Zaten Google üyeliğiniz var. Ve şu anda login olmuş durumdasınız, ya da login olduktan sonra yorum yazacaksınız.

Aşağıdaki örnek üzerinden gideceğiz.

a- Önce, blog'un sağ üst köşesindeki "Giriş yap - Sign in" linkine tıklayarak, login olun.







b- Şimdi yorum yapmak istediğiniz yazıyı açın, yazının altındaki "XX yorum" yazısına tıklayarak yorumlar sayfasını açın.



c- Bunu yaptıktan sonra, önceden yazılmış olan yorumları ve alt kısımda, yorum yazabileceğiniz  yeri göreceksiniz. Yazınızı "Kopyala - Yapıştır" yöntemi ile bu kutucuğa kopyalayın.


d- Zaten, login olmuş olduğunuz için, "Yorumlama biçimi" kısmında, adınızı göreceksiniz. Bu alanda adınız yazılı ise, bir çok doğrulama işleminden kurtulursunuz ve yazdığınız her yorumu kolayca gönderebilirsiniz.

Bazı bloglarda, yorum gönderirken adınızı kullanmak istemeyebilirsiniz. Bu durumda, "Oturumu kapat" tuşuna tıklayarak Google oturumunuzu kapatabilir ve ikinci kısımda anlatılan anonim kullanıcı (misafir) olarak devam edebilirsiniz.

"Beni Bilgilendir" kutucuğu, sadece Google üyesi iseniz ortaya çıkar. Bu kutucuğu işaretlerseniz, Google yorumunuz yayınlandığında size mail ile bilgi verir.
 -------------------
Diyelim ki Google üyesisiniz ama şu anda login değilsiniz. Bu durumda "Yorumlama biçimi" kısmında, Google Hesabı seçin.

Yorumunuzu yazdıktan sonra, Yayınla tuşuna bastığınızda, sizden Google hesabınızı açmanız istenecektir:


Fakat bu durumda, yazdığınız yorum uçuyor ve tekrar girmek durumunda kalıyorsunuz. Dolayısıyla, Bu aşamada login olmaya çalışmaktansa, en başta login olup yorum yazmaya başlamak daha akıllıca olur.


----------------------------------------------------------------------

2- Google üyeliğiniz yok. Misafir olarak yorum yazacaksınız.
Öncelikle yorumunuzu başka bir yerde yazdığınızı kabul ediyorum.

a- Önce yorum yapmak istediğiniz yazıyı açın, yazının altındaki "XX yorum" yazısına tıklayarak yorumlar sayfasını açın.




b- Yorumunuzu kutuya yazın ya da Kopyala - Yapıştır ile taşıyın.



c- Yorumlama biçimini "Anonim" olarak seçin. (*)



d- Gelen ekranda, "Ben robot değilim" kutucuğunu tıklayın. (Bazı kötü niyetli programlar, aynı insanlar yazıyormuş gibi, binlerce mesaj atarak siteyi çökertiyor. Bunu önlemek için Google sizin gerçekten bir insan olup olmadığınızı kontrol etmek istiyor.)

e- Kutucuğun işaretlenmesinden sonra, karşınıza bir doğrulama metni çıkacaktır. "Metni yazın" yazısının olduğu yere, aşağıda gördüğünüz iki kelimeyi yazmanız gerekiyor. Eğer bu kelimeleri iyi okuyamıyorsanız, en rahat okunan kelimeleri bulana kadar (tekrar tekrar) Yenile tuşuna tıklayın.


Gerçekten net ve rahat okunan iki kelime bulunca, bunları "Metni yazın" satırının olduğu yere (üstüne) yazın ve Doğrula tuşuna tıklayın. (Bkz. aşağıdaki şekil.)




Kelimeleri doğru yazdıysanız, Doğrula tuşuna bastığınızda yorumunuz kaydedilecektir.

----------------------------------------------------------------------

Notlar:


(*) Eğer sağ tarafta bir "Oturumu Kapat" düğmesi görüyorsanız, zaten bir Google hesabınız var ve siz de şu anda login olmuş  (girmiş) durumdasınız demektir. Eğer durum buysa, yorumlama biçimini Anonim değil de, ikinci sıradaki Ad Soyad(Google) seçerseniz, bir çok doğrulama-kontrol işleminden kurtulursunuz.

Eğer oturumu kapat düğmesine tıklarsanız, halen girmiş olduğunuz Google hesabını kapatırsınız. Bu durumda Anonim seçerek devam etmeniz gerekir. Bunu genellikle google hesabını kullanmak istemeyen, adını gizlemek isteyenler yapar.

Çünkü Google üyesi olarak yazdığınız yorumlarda, yorum kısmında yer alan adınızın üzerine tıklayan herkes, Google dünyasında yazdığınız tüm yazılara ulaşır.

Google'a nasıl üye olunur?

Aşağıdaki linki tıklayarak Google'a üye olabilirsiniz:










23 Aralık 2014 Salı

Eyy..bu siteyi hergün okuyan 180 - 200 kişi !!!

Eh..EYYY diye bangır bangır bağırmak moda olduğuna göre ben de bi bağırayım bakalım, faydası olacak mı?

Bu siteye her gün 180-200 arasında insan girip okuyor. (Sayfa görüntüleme sayısı demiyorum, kişi sayısı diyorum.) Bu, ayda 3500 kişiye yakın hasta - hasta yakını bu blogda dolanıyor demek. Peki kaç kişi yorum yazıp da, tedavisini, hastanesini, ilaçlarını, yan etkileri vs. anlatıyor?

Ayda 3-5 kişi...

O yorumların da bir kısmı, sitedeki yazılarda, yorumlarda anlatılanları OKUMAYIP, aynı şeyleri tekrar tekrar soran yorumlar.

Peki faydalı bir şey yazan, yol gösteren, bilgi veren, daha önemlisi moral veren, güç katan, mücadele azmi veren insanlar, yorumlar yok mu? Var. Allahtan var. Çok az da olsa var. Onları yazanlara teşekkür ediyorum, şifa diliyorum. (Elif İnci hanıma tekrar selamlar.)

Size ya da yakınınıza ne zaman teşhis kondu?
Teşhis öncesi ne durumdaydınız?
Şimdi ne durumdasınız?
Hangi ilde, hastanede tedavi görüyorsunuz?
Doktorunuzun (adını vermeden) ilgisinden memnun musunuz? Hastaneyi tavsiye ediyormusunuz?
Hangi ilaçları kullanıyorsunuz?
Hangi yan etkileri yaşıyorsunuz?
Bu yan etkilerle başetmek için ne yapıyorsunuz?
Diğer hastalara, hasta yakınlarına ne söylemek istersiniz?
...ve söylemek istediğiniz diğer şeyler....

Bu bilgileri BU SAYFAYA (ek yorumlar sayfasına) yazmanızı istiyorum.

Kayda değer bir bilgi - yorum artışı olmadığı takdirde, yıl sonunda blogu kapatacağım. İlgilendiğiniz yazıları yedeklemenizi tavsiye ederim.

Multiple myeloma (myelom) ile tanışma YORUMLAR (EK)

Lütfen myeloma ile ilk defa tanışanlar yorumlarını bu sayfaya yazsınlar.  Zira, asıl sayfaya o kadar çok yorum yazıldı ki, erişilemez oldu. Buradan devam edelim....

1 Aralık 2014 Pazartesi

Tahlil sonuçları (10 Kasım 2014)

10 Kasım 2014 tarihi itibariyle, tahlil sonuçlarımın myeloma ilgili kısmı aşağıdaki gibi. Kaplan (mm) uyuyor gibi görünüyor.



Not: Uzunca bir süredir doktorum Başkent Üniversitesi (Altunizade) hastanesinde Hematoloji bölümünde görevli Figen Atalay. Tahlillerimi de orada yaptırıyorum. Ben çok memnunum.

Sağlıcakla kalın.

7 Eylül 2014 Pazar

Yine zerdeçal (curcumin)

Bu blogun takipçileri bilir: Benim ara sıra grip okuduğum, okunmasını sağlık verdiğim bir blog var: Margaret's Corner. İngilizce okuyabilenler için çok ciddi bir kaynak.

Margaret 2012 yılının Ağustos ayında, "14 yıl uyuyan bir myleoma ile yaşamak" adlı bir yazı yazmış. Fakat sonra iki kez, bu yazıda yazdıklarım aynen geçerli ve ekleyecek bir şeyim yok diye de güncellemiş.  Dileyenler yazının aslını buradan okyabilir : Smoldering for 14 years )

Aslında, "8 yıldır myeloma ile yaşamak", "11 yıldır.. yaşamak.." , "14 yıldır..." ..vb. uzatıp durmak istemiyordum.  Fakat bu yazıdan size bahsetmek istememin nedeni, Margaret'in ilaç kullanmıyor olması. Onun yerine uzunca bir süredir doğal bileşenler kullanıyor. Hatta bu yazısında, her gün ne kullandığının ve ne kadar kullandığının bir listesini de vermiş.

Malum kış yaklaşıyor. Myeloma hastalarının bağışıklık sistemi güçlü değildir ve her sonbaharda, yani nezle-grip mevsiminde bazı uyarılar yapmayı yerinde bulurum. Bu sene ne yazsam diye düşünürken, araştırıp karıştırırken, konu yine döndü dolaştı, bir kök olan zerdeçal'e ve içindeki etken madde curcumin'e geldi. Çünkü, Margaret, özellikle ve ısrarla belirtiyor ki, işin aslı, myeloma derdinin devası  Curcumin'dir.

Son yapılan çalışmalarda da Curcumin'in myeloma tedavisindeki önemi gittikçe öne çıkıyor. İlaç endüstrisinin görmezden geldiği bu baharat (kök) aslında inanılmaz bir şey. O kadar çok derde iyi gelmekte ki, hangi birini yazmalı. (Merak ediyorsanız aşağıdaki linkleri okuyabilirsiniz.) Fakat bizi özellikle ilgilendiren kısmı, Curcumin - Multiple myleoma arasındaki ilişkinin her yazıda mutlaka belirtiliyor olması.

Myeloma Beaccon sitesi de myeloma hakkında önemli bilgi veren bir sitedir. Bu sitede, yaklaşık bir yıl önce, Talidomid + Curcumin bileşiminin bir tedavi olarak kullanılabileceğine ilişkin bir haber yayınlandı :

Hybrid Drugs Based On Thalidomide And Curcumin May Be A Future Treat­ment Option For Myeloma Patients

Fakat, margaret Curcumin'i çoktandır ilaç olarak kullanmakta zaten.  Öncelikle, 2008 yılındaki bir yazısını görmek lazım. Bu yazısında Margaret, uluslararası myeloma vakfı sitesindeki bir habere dikkat çekiyor :

Dr. Aggarwal: Curcumin downregulates NF-kB and related genes in patients with multiple myeloma: Results of a phase 1/2 study

Bu haberde anlatılan çalışmayı yapan ise :

Bahrat Aggarwal, PhD
Texas üniversitesi, Deneysel terapiler bölümü, MD Anderson Cancer Merkezi, Houston

Sonra, bu haberleri okuduktan sonra, Margaret, Curcumin'i nasıl kullanması gerektiğini bir mail ile Bahrat Aggarwal'a soruyor. Aslında cevap geleceğinden hiç bir umudu da yok. Fakat bir süre sonra, çok kibar bir yanıt alıyor. Dr. Aggarwal ona şöyle bir protokol tavsiye ediyor :

Birinci hafta : 1 gr/gün
İkinci hafta : 2 gr/gün
Üçüncü hafta : 4 gr/gün
Dördüncü hafta ve sonrası : 8 gr/gün

Yalnız bunu yazarken Margaret şunu da yazıyor. "AMAN HA...ben doktor değilim, araştırmacı değilim.. burada öğrendiklerimi yazıyorum.. Sonra bunları yutup, başınızı belaya sokup benim peşime düşmeyin..Beni pişman etmeyin. (özellikle kemoterapi görürken)"


Bundan sonra, Margaret riski üstlenip, doğal ilaçlarla kendi tedavisin kendi ayarlamaya başlıyor. Günlük olarak aldıkları da şunlar:



Bu tabloda, 475 mg'lık Curcumin kapsüllerinden günde üç adet yuttuğunu görüyoruz.

Tabloda yer alanları ele alırsak :
C vitaminini anlatmaya gerek var mı bilmiyorum. Selenyum'u, yaşadığı yerin toprakları ihtiva etmediği için aldığını söylüyor.
Insitol ve P6, B vitaminin antioksidan formları imiş. Bunların Marryland üniversitesinde Patoloji profesörü. Dr. Shamsuddin (Şemsiddin olsa gerek) tarafından araştırıldığını söylüyor.
D vitaminin Multiple Myeloma hastaları için çok önemli olduğunu söylüyor.
Resveratrol'ün kırmızı şarabın içinde olan bir madde olduğunu, günlük olarak aldığı tabletin bu maddenin yanı sıra, kırmızı şarap tozu ve üzüm çekirdeği ekstresi ile birlikte olduğunu belirtiyor.
Ve tabi ki son olarak Curcumin...

Bu tabloyu görüp de -sakın ha sakın- tabloda yer alanları yutmaya kalkmayın. Özellikle de kemoterapi alırken.. Benim bu yazıyı yazmamın nedeni şu:

İlk bahsettiğim Hintli profesör curcumin konusunda yazışırken, önemli bir şey söylüyor,. "Uyuyan myeloma'da, kanserli hücreler bir köşeye çekilir ve rahatsız edilmek istemez. Eğer ona taş atarsanız, bunun uyuyan bir kaplana taş atmaktan farkı yoktur. Atmasanız iyi olur..."

Ben de şu an kaplanla birlikte yaşıyorum. Günde iki talidomidle bir denge kurduk gibi bir şey.. Farklı bir şeyler yutup onu dürtmeye niyetim yok. Ama diyelim ki kaplanı uyandırdınız ve sinirli fulelerle size doğru geliyor. Şimdi ne yapacaksınız?

Valla ben böyle bir durumda, koşup velcade..vs. yutmaya başlamadan önce, Talidomid+Curcumin formulüne öncelik vermeyi düşünüyorum. Sadece bunu söylemek istedim.

Ha..bir de: Her türlü tedavi denenmiş olmasına rağmen bir türlü kontrol altına alınamayan azgın kaplanlarla boğuşanlar varsa, "umudunuzu kaybetmeyin.. böyle tedaviler de var" demek için...  Yine de, bu yeniliklere açık bir doktorla konuşmadan (böyle bir doktor görürseniz bana da söyleyin),  kendi başınıza böyle şeyler denemeye kalkmayın.

Sağlıcakla kalın.


Curcumin And Multiple Myeloma: Preclinical And Early Clinical Studies Are Promising; Still Awaiting More Clinical Evidence (2008)


Articles tagged with: Curcumin (2013)

Margaret's corner : Curcumin, myeloma and IL-17

SMOLDERING FOR 14 YEARS: TAB’s story… (2012)









18 Ağustos 2014 Pazartesi

Myeloma ile geçen 11 sene

Bu kez benim değil, Osmaniye'den yazan sayın Mehmet F.Özgan'ın myeloma ile macerasını, (yorumlar arasında kaybolmasın diye), ayrı bir yazı olarak yayınlamayı uygun buldum:

İlk yazı :

Herkese çok geçmiş olsun,arkadaşlar ben 2003 yılı kasım ayında Adana Ç.Ü.T.Fakültesi Balcalı hastanesinde otolog kök hücre nakli oldum,on gün önce rutin kontrole gittim.Şimdilik her şey yolunda gidiyor.Ben nakil olduğum tarihlerde sadece bir steril oda vardı ve mecburen sıra bekleniyordu.Kontrolde doktorumuz yılbaşından bugüne 12 nakil yaptık dedi.Balcalı hastanesine ayrı bir kök hücre nakli ünitesi kurduklarını ve otolog-allojenik nakil yaptıklarını söyledi.Sağlıklı günler dileğiyle. 

İkinci yazı :

Merhabalar arkadaşlar,üstteki yazıda verilen 2003 tarihi hastalığın başladığı tarihtir.Kök hücre naklini ise 2007 kasımında oldum.Düzeltir özür dilerim.Şimdi ne mi yapıyorum,emekliyim,Çukurova nın sıcağında bol bol terliyorum.Hastalıkla ilgili kullandığım herhangi bir ilaç yok.Şeker ve yüksek tansiyonum var onların ilacını kullanıyorum.Akşamları yürüyüş yapmaya çalışıyorum,kitap okuyorum vs.Merkeze yakın köyde oturuyorum,bu yüzden günlük taze süt bulmamız problem olmuyor ve ev yoğurdu tüketiyoruz.Ayrıca ev yapımı taze kefir içiyorum,kilo almamaya dikkat ediyorum,bu nedenle günlük meyve tüketimini iki ara öğüne düşürdüm ve akşamları sekizden sonra mümkün olduğunca bişeyler yemiyorum.Hepsinden önemlisi eskisi gibi herşeyi kafaya takmıyorum.Bana iyi geldiğini düşündüğüm için ekşi kara dutu(urmudut)veşurubunu günlük az bir miktar tüketiyorum.Mümkün olduğunca pozitif düşünmeye çalışıyorum ve hasta arkadaşlara da öneriyorum.Myeloma ile geçen onbir yıl bu ay sonunda doluyor,umarım tüm arkadaşlar da daha fazlasını görürler.Şimdilik hoşçakalın.

M.F.Özgan-Osmaniye 

15 Ağustos 2014 Cuma

Bazıları neden iyileşemiyor?

Aslında bu soruya bir çok kez cevap verdim, fakat nedense kimse anlamıyormuş gibi davranıyor. 2014 Mayıs'ındaki "Myeloma ile geçen sekiz sene" yazısında işin sırrını bütün açıklığı ile anlattım. Sonuç? Tam bir sessizlik. Ne bir yorum..ne bir tepki..

Türk milleti tuhaf bir toplum. Ya da bana öyle geliyor. Bir sorunla karşılaştığında, o sorunu oluşturan nedenleri tek tek bulup çözmek yerine, ağlayıp sızlamayı tercih ediyor. Sorunu, kökten ele alan yazıları değil, dertleşen yazıları okumayı seviyor. İyimserliğe değil, kötümserliğe prim veriyor.

Burada bizim derdimiz nedir? Yani, kanseri oluşturan nedenler nedir?

Myeloma için bilinen nedenler şunlar :

1- Genetik miras
2- Çevre kirlenmesi
3- Kötü gıdalar
4- Çalışma koşulları
5- Psikolojik faktörler (doğamız)
6- Geçirilen hastalıklar
7- Kişisel seçimlerimiz

Tıp otoriteleri farklı düşünebilir tabi ki. Bunlar benim argümanlarım.

Şimdi bunları biraz açayım:

1- Genetik miras : Ailenizin geçmişinde kanser varsa, sizin de kanser olma riskiniz yükseliyor. Benim ailemde yok bildiğim kadarıyla... Fakat eskiler ölüp giderdi, kimse de neden öldüğünü tam bilmezdi. Muhtemelen herkesin aile geçmişinde vardır bir iki kişi. Ama bazı ailelerde göze çarpan ölçüde fazla olabilir.

2- Çevre kirlenmesi : Kimsenin umurunda değil, öyle değil mi? Leş gibi akan dereler, pis denizlerde, bedenlerinde ağır metaller (örneğin civa) ile dolaşan balıklar, soluduğumuz kirli hava... Örnekleri çoğaltmaya gerek var mı? Hala HES'lere devam edelim, nükleer reaktörler kuralım, ormanları kesip yol yapalım, dev hava alanları inşa edelim... Çok değil, yirmi yıl sonra daha da beter olacağız.

3- Kötü gıdalar : Açıklamaya gerek var mı bilmiyorum? Margarin denen illeti, genetiği değiştirilmiş tohumlardan yapılmış ekmeği, GDO'lu mısırdan üretilen mısır şurubu ile yapılmış gazozu yiyerek-içerek büyüdüyseniz, ne olmayı bekliyorsunuz ki? Sağlıklı  nesiller yetiştirmeyi mi?

4- Çalışma koşulları : Ben çalışma hayatımın önemli bir kısmını, bilgisayarlar (büyük server'lar), sistemler ile uğraşarak geçirdim. Elektromanyetik radyasyonun, hücre yapısını bozduğu da, bilimsel olarak ispatlandı. Buna benzer olarak, madencilerin soluduğu kirli havanın akciğer kanseri ile ilişkisi biliniyor..

5- Psikolojik faktörler (doğamız) : Bu blog'un takipçileri bilir, benim en çok önem verdiğim konu budur. Çünkü ben somut gerçeklik olarak algıladığımız dünyanın, önemli yanılgılar içerdiğine ve düşüncemizi değiştirerek maddeyi de değiştirebileceğimize inanırım. Şimdi böyle söyleyince, insanlar gülümseyerek bakıyor. (Zararsız deli :) 

Burada aslında iki cümle var: 1- Algılamamız yetersiz ve güvenilmezdir; Tüm felsefe birikimi 2500 yıldır bunu anlatıyor ama kim anlıyor? 2-Gerçekliği değiştirebiliriz; Evet değiştirebiliriz çünkü gerçeklik aslında yoktur. (Henri Bergson okumaya ne dersiniz? -Madde ve bellek- Kendisi nobel ödüllü sıkı bir filozoftur. Hind klasikleri de aynı şeyi anlatır, yani "Maya" yı.)


Buraya kadar olan, felsefeciler içindi. Şimdi işin Türkçe'sini anlatalım: Sadece canınızı çok sıkarak olmayan hastalığı yaratabilirsiniz. Bu bilinmedik bir şey değil.

Louise Hay adında bir Amerika'lı yazar vardır. Bir de kitabı : Düşünce gücüyle tedavi. Kendisinden pek hoşlanmam, çünkü basit, sığ ve tüccar yaklaşımlı bir kadındır. Fakat konuyu bir çok insanın anlayabileceği şekilde anlatıyor. (Ki, bu benim pek yapamadığım bir şey.) O kitabında, hastalıkların nedenlerini gösteren bir tablo var. Kanser için diyor ki: "Derin acı. Uzun süreden beri var olan kırgınlık. Açıklanamayan bir sır yada hüzün bedeni yer bitirir. Yoğun nefret duyguları. “Ne yararı var ?”

Tabi ki, bu insanın doğası ile de ilgili bir şey. Bazı insanlar hassastır, ince ruhludur. Bu onları dünyanın tüm dertlerinin farkında olmaya iter. (Gel de Budha'yı anma şimdi: Dünya acılarla doludur.) Bu farkındalık, insanın başına beladır.

6- Geçirilen hastalıklar : İnsanın geçmişindeki bazı hastalıkların da, kansere ya da kanserin büyümesine neden olacak şartların oluşmasına zemin hazırladığı biliniyor. Hatta kanser-virüs ilişkisi bile kuruluyor. Benim gençliğimde de buna benzer bir şey var; Lise öğrencisi iken çok ateşlenip bir kaç gün yatmıştım, nedeni de anlaşılamamıştı. Bir neden olabilir mi? Bilmiyorum. Bu ilişkileri bilmemiz de imkansız görünüyor zaten.

7- Kişisel seçimlerimiz: Bildiğiniz gibi, deli gibi sigara içiyorsanız, akciğer kanserine yakalanma olasılığınız çok artar. Sigara ve alkol, bilinen suçlular. Bir de sizi kanser eden insanlar var.

Şimdi madem sonucu oluşturan nedenleri yazdık, ne yapabileceğimizi de yazalım:

1- Genetik miras
Yapabileceğimiz bir şey yok. Yalnız buradan, bu hastalıkla uğraşanların çocukları, ara sıra kontrole gitmeyi önemsemeliler sonucu çıkıyor.

2- Çevre kirlenmesi
Yapabiliyorsanız, sakin bir ege kasabasına yerleşin. Ben yapamadım.

3- Kötü gıdalar
Kesilecek.. Şakası yok. Kutu ambalajda satılan hiç bir şey yenilmeyecek, içilmeyecek. Olabildiğince, doğal olana, eskiye dönüş gerekiyor: Tam tahıl-çavdar ekmeği, GDO'suz, doğal gıdalar. Bol sebze. Tavuk artık çok şaibeli, köy tavuğu bulabiliyorsanız ne ala. Et için de aynısı geçerli. Şekeri olabildiğince azaltmak gerekiyor. (Kanseri besliyor.) İçinde koruyucu olan, mısır şurubu içeren hiç bir şey yenmeyecek. Meyva, sebze ekolojik pazardan. Köy sütü alıp, yoğurdu evde kendiniz mayalayın. Maya'yı da köyden alın, asla hazır yoğurtları kullanmayın. Kendinizin mayaladığı kefiri içmek de çok akıllıca. (Hazır kefiri değil!) Bol balık yemek gerekiyor, ama kirli denizlerden çıkanlara dikkat. 

Bu arada... Ben bunların tümüne uyuyor muyum? Eh.. çoğuna diyelim. Ara sıra kaçamak yaptığım oluyor. Şeker bağımlılığı beni en çok yoran konu. 

4- Çalışma koşulları
Aynı çalışma ortamında, şartlarında asla çalışmamalısınız. Hiç çalışmamak da iyi değil, bir süre sonra kendinizi yormadan çalışabilirsiniz... Ama bir süre sonra.. Kendinizi iyi hissedince..

5- Psikolojik faktörler (doğamız)
Bu konuda yazdığım bir çok yazı var... Tuhaf bir şekilde, sessizlikle karşılanıyor. (Bkz: Myeloma ile geçen sekiz sene). Ruhen iyileşmeyen, bedenen iyileşemez diyorum... Kimseden tık yok... E ben daha ne anlatayım?

6- Geçirilen hastalıklar
Yapacak bir şey yok.

7- Kişisel seçimlerimiz
Baca gibi tütmek yok, ama akşam yemeğinden sonra bir keyif sigarası tüttürülebilir. Ömrü uzatır :)

Ve tabi ki ilaçlar... Onlarsız olmuyor ama sadece hap içerek iyileşmeyi beklemeyin.

Bunlara ek olarak, belirtmek istediğim son bir şey daha var:

Myeloma ile yaşamak, ölümle dans etmektir. Bu dans illa ki kötü olmak zorunda değil, büyük oranda, ölümden ne anladığınıza bağlı. Ne kadar korkarsanız, o kadar sürükler sizi, perişan eder. Kendinizi ona bırakırsanız, size dünyanın ne kadar güzel, ne kadar çirkin, ne kadar anlamlı ve ne kadar anlamsız olduğunu gösterir. Bu büyüleyici dansı bitirmek de size kalır.


11 Ağustos 2014 Pazartesi

Hollanda'da bir hafta...

Bu sefer size, Hollanda'daki yeğenimin yanında geçirdiğimiz bir haftalık tatilimizden biraz bahsetmek istiyorum.

2 Ağustos 2014'de, İstanbul'dan 31-32 derece sıcaklıktan hareket edip, 19-20 derecelik bir sıcaklığa indik. Hafta boyunca da, sıcaklık bu seviyede kaldı. Ve ben de şaşarak, hiç terlemeden dolaştığımı, uzun uzun yürüyebildiğimi farkettim. Oysa, aşırı terlemenin hastalıktan ya da Talidomid'den kaynaklandığını sanıyordum. Açıkçası buna şaşırdığım kadar, sevindim de...

Yabancı ülke meraklısı bir insan değilim. Aslında, beni, biraz da ite kaka götürdüler. Bununla birlikte, gittiğime çok memnun oldum. Hem uzun süredir görmediğim ve çok sevdiğim yeğenimi ve eşini görmek, hem de aylak aylak güzel yerlerde dolaşmak çok hoşuma gitti.

Bir hafta boyunca, Amsterdam'a yaklaşık yarım saat mesafedeki Utrecht şehrinde kaldık. Aşağıda kaldımız evi göreceksiniz:

Amsterdam gibi, Utrecht de bir kanallar şehri. Evin önünden geçen yolun öbür tarafında ise büyük kanallardan biri yer alıyor:


Bu kanallar, şehir merkezinde daha küçük olmakla birlikte, çok sık. Bir çok köprü de kıyıları birbirine bağlıyor. Kanalların kıyısında dolaşmak, yemek yemek de çok zevkli. (Bu arada yaklaşık bir yıldan beri vejetaryen olduğumu da  belirteyim. Yani sadece balık ve sebze yiyerek  yaşıyorum. )



Utrecht, diğer Hollanda şehirleri gibi çok güzel bir şehir. Sadece on dakika yürüyerek gittiğimiz mahalle parkına bakar mısınız:





Bu adamlar saf olduğundan, oralara alışveriş merkezi yapmak akıllarına gelmiyor herhalde. 

Bu arada, hazır oralara gitmişken, pek sevdiğim, değer verdiğim büyük düşünür Spinoza'nın Leiden'daki evini de ziyaret etme şansım oldu. (Belki biliyorsunuzdur, aslında makine mühendisi olmakla birlikte, Açık Öğretim Fakültesi İkinci Öğrenim'de, Felsefe bölümünde okuyorum. 2013 yılında kaydoldum, ve ikinci sınıfa geçtim.) Leiden, Utrecht'e tren ile 45 dakika mesafede. Gittiğimizde hava yağmurlu ve soğuktu. Spinoza evi için de otobüse binip, yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk yapmak gerekti.

Aşağıda Spinoza evini görüyorsunuz. Ev, 1600'lü yıllarda yapılmış.



Aşağıdaki resimde görülen kitaplar, Spinoza'nın kitapları.


Ziyaretçi defterinde, Albert Einstein'ın da imzası var. 2 Kasım 1920'de gelmiş. Naçizane, defterdeki son imzalardan biri de benimki oldu.


Amsterdam ve Brüksel'i de dolaşma şansımız oldu. Fakat yazıyı daha fazla uzatmak istemiyorum, bu kadar yeter herhalde. Sonuçta, oy vermek üzere, İstanbul'un nemli ve sıcak havasına geri döndük ve ben de, tekrar deli gibi terlemeye başladım. 

Sağlıcakla kalın.

17 Haziran 2014 Salı

Anne sütü myelomayı tedavi edebilir mi?

Bu gün CNN Türk kanalındak haberleri seyrederken, şöyle bir haber dikkatimi çekti:

Kanser tedavisinde yeni umut ışığı: Anne sütü

Anne sütü kanser tedavisinde umut ışığı oldu. Anne sütündeki "alfalak" adlı maddenin, kanserli hücreleri parçaladığı ve başta beyin tümörleri, akciğer kanseri olmak üzere, bağırsak, mesane ve prostatta habis tümörlerini küçülttüğü ortaya çıktı. Kanser tedavisinde kullanılmak üzere şimdi Avrupa'da anne sütü bankaları kuruluyor.

Adı Hamlet. Önemli bir bilimsel gerçek bu çalışmayla gün ışığına çıkıyor. Anne sütü mucizesine bir yenisi daha ekleniyor. Anne sütünün kanserli hücrelerin yok edilmesinde yararlı olduğu anlaşıldı.

Çalışmayı İsveç'teki Lund Üniversitesi başlattı. Daha sonra California Üniversitesi, Oxford Üniversitesi ve George Town Üniversitesi de çalışmaya destek verdi. Bilimsel çalışmanın sonuçları Svensson adlı İsveç tıp dergisinde yayınlandı. 

Prof. Erkan Topuz, "Kendilerine kanser tümörü enjekte edilen yetişkin farelere anne sütü verildi. Farelerdeki bağırsak kanseri tümörleri kısa bir sürede eridi" dedi.

Araştırmaya göre, kan kanseri, beyin tümörleri ve mide bağırsak kanseri olanlar günde 2-3 bardak taze anne sütü tüketmeli. 

Zira, anne sütü kanserli hücrelerin yokedilmesi ve hayatta kalım sürelerinin uzatılmasını sağlıyor. 

Prof. Topuz, "Anne sütü, deneyde kanserli hücreleri parçalayarak başta beyin tümörleri olmak üzere, bağırsak, mesane, prostat habis tümörlerini kısa sürede küçülterek eritiyor" diye konuştu. 

Kanserli tümor tedavisinde kullanılmak üzere şimdi Avrupa'da anne sütü bankaları kuruluyor.

Bu haberi aşağıdaki linke tıklayarak da okuyabilirsiniz :

CNN Haber

Bu tür mucize tedavi haberlerine temkinli yaklaşan biri olmakla birlikte, haber ilgimi çekti. Çünkü ilaç endüstrisinin kötü niyetli olduğuna inanan biri olarak, milyonlarca dolarlık ARGE çalışmaları ile geliştirilen pahalı ilaçların reklamına alışkınım, ama anne sütü gibi nispeten kolay elde edilen ve ucuz (yakında taklit edilebileceğine de inanıyorum) bir çözümün ilaç endüstrisi ağalarının sinirini bozacağı açık.

Bu konuda yabancılar ne yazıyor, ne konuşuyor diye bazı sitelere baktım.. Şimdi size Yaklaşık bir yıl önce Daily Telegraph gazetesinde çıkan bir haberi çevireceğim: Haberin orjinalini aşağıdaki link'den okuyabilirsiniz:

perthnow

"Bayan Jeny Jones 62 yaşında ve kendisine yedi ay önce myeloma teşhisi kondu. 
Bayan Jones, şimdi anonim (kimliği belirsiz) bir vericiden alınan sütten (anne sütünden) günde 400 ml içiyor.

Anne sütünün yeni doğan bebeklerde bağışıklık sistemine yardımcı olduğu ve besleyiciliği biliniyor. 

Bu pek alışılmamış tedaviyi doktoru önerdi ve tedavi aynı zamanda John Flyn Özel hastanesi ve Brisbane'de bulunan Mater hastanesi tarafından da desteklendi.

Bayan Jones, ilk teşhis konduğunda, kan ölçümlerinin dramatik derecede yüksek olduğunu, ancak süt içmeye başladıktan bir ay sonra değerlerin önemli ölçüde düştüğünü söylüyor.

Üç çocuğu olan bayan Jones, aynı zamanda ağızdan standart tedavi ilaçlarını almaya devam ettiğini de ekliyor.

Gold Coast onkoloji doktoru Dr. Steven Stylian, hangi tedavinin bayan Jones üzerinde etkili olduğunu tam olarak bilemediğini, bununla birlikte bu aşamada süt tedavisini bırakamayacağını belirtiyor. Aynı zamanda, tedaviler konusunda açık fikirli olduğunu da ekliyor.

Bayan Jones, aynı zamanda John Flyen hastanesinde, anne sütü konusunda bir uzman olduğu için, sütün diğer yararlarının bilincinde. "Daha önce hiç tatmamıştım, tatmak da istemedim, ama böyle bir durum olunca bu düşünceleri bir yana bıraktım" diyor.  "

Sitede kendisinin bir fotoğrafını da görebilirsiniz.

Anlaşılan o ki, bu konuda yeni haberler de okuyacağız. 

Bazı sitelerde, knu hakkında alaycı yorumlar da okudum. İnanmayan çok. Fakat ben işin içinde Oxford Üniversitesi ve İsveç'liler varsa ciddiye alırım.

Yabancı dil bilenler ya da bu konuda bilgisi olanlar katkıda bulunurlarsa sevinirim. Bu konuda çok haber, yorum olduğunu görüyorum.

Hep kötü haber duyacak değilsiniz ya.. Alın size iyi haber. Hemen hayale kapılmayın ama böyle bir şey de var.. Bu arada... hemen koşup anne sütü içmeye başlamayın sakın... Hele bir belli olsun sonuçlar.. Tıbbi olarak da anne sütünün yararı kanıtlansın.. Ondan sonra başlarsınız..

Ben temkinli ve iyimser bir bekleyiş içinde olmayı tercih ederim. Bence anne sütünü haketmek için, önce yeniden doğmanız şart :)

25 Mayıs 2014 Pazar

Myeloma ile geçen 8 (sekiz) sene....

Bana 2006 yılının Ekim ayında teşhis konmuştu.. Yani dört ay sonra sekiz sene olacak. Dile kolay..Myeloma ile geçen sekiz sene...

Bu sekiz yılda öyle çok şey olup bitti, öyle çok şey değişti ki.. Bir kaç yıl öncesine kadar şöyle düşünüyordum: Canımı kurtardım ama, meslek hayatım bitti, kariyerim mahvoldu, eksik bir adam oldum....vs..

Şimdi dönüp geçmişe bakınca, gerçekten değerli olan hiç bir şeyi kaybetmediğimi düşünüyorum. Nedir  gerçekten değerli olan? Ailem, dostlarım, güzel anılar... Yeteneklerim.. Öğrenme arzum, kitaplarım... Sanat, felsefe merakım. İnancım. Yine benimleler. Birlikteyiz.

Peki dökülüp gidenler? Hedeflerim, hıslarım, hırslı çalışma arkadaşlarım, çingene ruhlu müşterilerim, aç gözlü patronlar, kendime pek yakıştırdığım süslü ünvanlar, o ünvanların sağladığı prestij, prestije gelen avantacılar ve para tabi ki.

Düşünüyorum da, bunlar arasında, kaybı beni en zorlayan ünvan kısmı oldu. Malum, toplumumuz için ünvan (prestij), her şey demek. Genellemek istemem, fakat Türk halkının güce, güçlüye saygı duyduğu bilinmedik bir şey değil. Ben de hastalıkla bu gücümü kaybettim.. Gücümü kaybedince, beni (sözde) pek seven nice insan da etraftan toz oldu...

Önce kötü geldi, ama artık gülüp geçiyorum. İyi olsam bile, ne güçlü, ne de saygın olmak falan istemiyorum. Şaşırtıcı belki ama, halimden memnunum. İşlere de, bir ölçüde geri döndüm.

Gerçek ve sağlam olanlar yerinde kaldı, pekişti.
Eğreti ve sahte olanlar yıkıldı, koptu, gitti.

Ben ucunu salınca, myeloma da saldırganlığından vazgeçti.

Kötü anılar çabuk unutuluyor... Ben de çoğunu unuttum.. Tedavinin bana hediyesi olan epilepsinin de çok yardımı oldu tabi unutmakta :)

Hayır efendim, bu kendime bulduğum avuntu değil. Yıllardır yapmak istediğim şeyleri, ancak şimdi yapabiliyorum. Felsefe okuyorum örneğin. Çalışıyorum ama kendime ayırdığım zaman daha fazla. Aylak aylak dolaşarak günü geçirdiğim oluyor. Ailemle, dostlarımla konuşmak, görüşmek, istediğim kitapları okumak için bol zamanım var...  İyi kötü, kendime yetecek kadar para da kazanıyorum. Daha ne olsun.

Ayrıca ne myeloma'yı sahiplenmeye, ne de ondan nemalanmaya ihtiyacım var. Sadece bir borcu ödemeye çalışıyorum. İnsanlara ve hayata olan borcumu. Bu blog vasıtasıyla tanınmak falan da umurumda değil, hatta beni bazen rahatsız ediyor. Bir ara blogdan adımı çıkarsam mı diye düşündüm fakat inandırıcılık sorunu olur diye vazgeçtim.

Şu anda bir çok zorlukla boğuşan hastalara ve ve hasta yakınlarına, tüm samimiyetimle,  bunları anlatmak istedim.  En zor zamanlarda, insan ümidini, savaşma gücünü kaybediyor. Benim de ölmek istediğim zamanlar oldu. Ama bu karar bize ait değil. Bize düşen, bedenimizi korumak için elimizden geleni yapmak... Beden pes etmedikçe, ruh da pes etmemeli.

Tekrar söylüyorum: Çok büyük bir olasılıkla, siz de iyi olacaksınız... Ama gerçekten isterseniz ve değişmeyi kabul ederseniz... Bence işin sırrı burada..

Hepinize sevgilerimi gönderiyorum.


18 Mayıs 2014 Pazar

Ankara, Soma ve 19 Mayıs

7-12 Mart tarihlerinde Ankara'daydım. Ankara'daki akrabalarımı uzun süredir görmek istiyordum ve büyüdüğüm, okuduğum şehri uzun süredir görmemiştim.

Dolaşmaya önce anıtkabiri ziyaret ederek başladım. Uzun süredir aklımdaydı. Çanakkale müdafasını resimlerle canlandırmışlar. Biraz naif olmakla birlikte, insanı duygulandırıyor. Boğaz boğaza yapılan mücadele. Kana kan, dişe diş. Ölen vatan evlatlarının acısını içinizde duyuyorsunuz.

Bu kez, Atatürk'ün şahsi eşyalarını, özellikle kütüphanesini dikkatle inceledim. Kamalar, bıçaklar, palalar. Tabancalar. Cephelerde geçen bir hayat. Aynı zamanda tüfek olan bir baston. Mücadele, cesaret, liderlik hepsi bir adamda böylesine toplanabilir mi?

Ve aynı zamanda Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün, ne kadar zeki, entellektüel bir adam olduğunu bir kez daha hatırladım. Kitaplar, kitaplar... İngilizce, fransızca, eski-yeni türkçe.. Altı çizilen, kenarlarına notlar alınan, her konuda, bir çok dilde, çok sayıda kitap. Gerçek bir entellektüel, gerçek bir savaşçı.

Dönemin tüm yabancı devlet adamlarının dostluğunu ve en önemlisi, saygısını gösteren fotoğraflar.

Son derece zevkli seçilmiş giysiler, aksesuarlar.

Sonra bir fırsatını bulup, Anadolu Medeniyetleri Müzesine gittim. Beş salondan sadece biri açık. Dördü tadilattaymış efendim. Hem de 3,5 senedir. Ne bitmez tadilatsa...

Atatürk'ün kazı alanlarını bizzat denetlerken olan resimleri.

Ben abimle oradayı gezerken, bir turist grubu geldi. Rehber, utana sıkıla turistlere durumu açıkladı...

Hava çok soğuktu, şehri otomobille dolaştık. Çocukluğumun geçtiği Yenimahalle'de oturduğumuz bahçeli, küçük evlerin yerinde yeller esiyor. Yerlerini çirkin, sevimsiz binalar almış. Hayran olunan yolları, alt geçitleri de gördüm. Tumturaklı isimleri var ama mimari çirkin mi çirkin. Bozkırın ortasında bir bina, apartman ormanı.

Komik şeylerden biri de, İstanbul'dan gelirken, kocaman bir kapıdan geçerek şehre girmek. Komik diyorum, çünkü kapının İstanbul tarafında bir site başlıyor ve binalar İstanbul yönünde devam ediyor. Dam üstünde saksağan..

Güzelim Atatürk Orman Çiftliği darma duman edilmiş. Arazinin içinde inşaat, inşaat, inşaat...

Her taraf AVM.

Tüm şehre sinen çirkinlik... Acaip bir arap zevki.

İri bir orta anadolu kasabasına benzeyen başkent...

Plastik palmiyelerle fışkıyeleri(!) de koysalar tam olacak. Muhtemelen bu yaz koyarlar. Develer de yakında gelir herhalde.

Aynı zamanda (benim yakın çevremde) bile yolu, inşaatı, AVM'yi uygarlık, kalkınma, gelişme sanan bir kalabalık..

Canım sıkkındı zaten..Ankara'da üzerine tüy de dikildi.

-----------
Bu yazıyı yazdığımda, 13 Mart'dı. Böyle bir blogda yeri olmadığını düşünerek yayınlamamıştım. Ama bu Soma faciasından sonra yayınlamaya karar verdim.

Çünkü inanıyorum ki, millet olarak çok kötü bir yere doğru hızla gidiyoruz. Artık bilimin, düşüncenin, uygarlığın ışığını kaybettik. Para hırsının, cehaletin ve (ve alman basının adlandırması ile) eş-dost kapitalizminin çukuruna yuvarlanıyoruz.

Üstelik, artık İslam'ın temiz ahlakını da kaybettik. Atatürk'ü seviyor olduğuma bakıp beni İslam'a uzak falan da sanmayın, ODTÜ'de Cuma namazına giden ender öğrencilerdendim. Bu gün de (çok şükür) inancım tam. Fakat şekil şemal içinde battık, kaybolduk.

Soma faciası... Bir mühendis olarak, uzun süredir arkadaşlarımla konuşup duruyorum. "Yaptığımız bütün işler göstermelik, yamuk-yumuk" diye.. Sonunda adım Norveç'liye çıktı. Yani, bu ülkenin gerçeklerinden haberi olmayan kişi...

Neymiş bu ülkenin gerçekleri? "Muş.. gibi yapmak" tabi ki.." Önlem alıyorMUŞ gibi, kontrol ediyorMUŞ gibi, dikkat ediyorMUŞ gibi, iman ediyorMUŞ gibi....yapmak yani...

Biz birbirimizi kandırırken, doğa kanıyor mu peki bu aculluğa? Kanmıyor tabi ki..

Hele bir de, kanla, irfanla kurduğumuz cumhuriyeti de tepeliyelim elbirliği ile.. Ondan sonra görün siz felaket neymiş. Myelomayı arayacak hale geliriz.

19 Mayıs Gençlik ve Spor bayramınız kutlu olsun bu arada..






4 Nisan 2014 Cuma

Ayda ve babasının myeloma ile mücadelesi

Bu kez başka bir myeloma hikayesi... Aşağıda Ayda ve babasının myeloma ile zorlu mücadelesini anlatan bir yazı okuyacaksınız. Siz de hikayenizi anlatın... Burada yayınlayalım ve tüm myeloma camiası deneyimlerinizden faydalansın, moral bulsun ve mücadele azmi kazansın... 

Artık sözü Ayda'ya bırakalım:

Merhaba,

Öncelikle geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

1 Ağustos 2013 tarihinden beri Multiple Myelom ile savaşıyoruz. Bu sadece babamın savaşı değil, hep birlikte bu hastalıktan kurtulmaya çalışıyoruz.

Babamın boynundaki ağrı ile herşey başladı. Boyun fıtığı olduğunu düşünüyorduk. Çekilen MR’da, doktor, kemik üzerinde yoğun lezyonlar olduğunu ve tümörün boyun omurunu kırdığını belirledi. Babamın ağrıları artmaya ve cilt rengi yeşil-gri arası bir renge dönüşmeye başladı. Gittiğimiz beyin cerrahları başka bir kanserin kemiğe metastaz yapmış olabileceğini söylediler. Şu an bu kadar rahat anlattığıma bakmayın. Doktorlar konuşurken şok olmuştum. Sürekli, bu bahsedilen benim babam mı diyordum. Babamın yanında tüm süreç boyunca hiç ağlamadım. Onu görmediğim tüm zamanlarda bağıra çağıra ağlıyordum.

Bir süre sonra durumu kabullendim ve araştırma faslına başladım. Myelom ile ilgili yerli, yabancı bulabildiğim tüm dokümanları okumaya çalıştım. Bu arada iyi bir hematolog bulabilmek için de epey araştırdım. Muhtemelen bildiğiniz, birkaç popüler profa, raporları alıp ben de gittim. Hem maddi hem manevi açıdan zor süreçlerdi. Neyse ki o proflardan hiçbirinde karar kılmamışız.
Sürecin başından beri bizi sahiplenen, yol gösteren, güven veren, mesleğinde başarılı, çok iyi kalpli bir doktorumuz var. Hepimiz onu çok seviyoruz.

Tedavi süreci;

Hastalığa MR, PET, detaylı kan tahlili ve kemik iliği biyopsisi sonucunda teşhis konuldu. Multiple myelom 3. evre ve bu evrenin en kötü halinde yakalanmıştık. Buarada babamın bir omuru da hastalıktan dolayı kırıktı. 24 saat çıkartmadan boyunluğunu takmaya başladı. Kanser dışında felç olma riski de vardı. Doktorlar sonuca değil, o sonucu yaratan nedene odaklandılar. Bu nedenle önce myelomla savaşmaya, daha sonra da omur ameliyatını yapmaya karar verdiler.

Kemik iliği biyopsisi sırasında babam sürekli uykulu bir haldeydi. Doktorumuz bu durumdan şüphelendi ve o gün bizi hastaneye yatırdı. Multiple myelom hastalığı nedeniyle, tahrip olan kemiklerden açığa çıkan kalsiyumun bilinç kaybına neden olduğunu ve böbrekleri de etkilemiş olabileceğini söyledi. Babam da akut böbrek yetmezliği oluşmuştu. Bu nedenle 3 kez diyalize girmek zorunda kaldı.

Böbrekleri iyileşmeye başladıktan sonra kemoterapi sürecine başladık. Özel sağlık sigortamız olduğu için Velcade-Dexamethasone kullandık. SGK daha ucuz bir ilaç olması nedeniyle VAD ile başlanmasını istiyor. Yan etkileri daha ağır diye biliyorum. Velcade yanında Siklofosfamid’de verildi. Her ay da zometa yapılıyordu.

Kendime bir tablo hazırladım. Tedavinin başından beri ilaçların hangi dozda ve ne zaman verileceğini yazdım. Bir dosya oluşturdum, tüm kan tahlillerini, MR, PET sonuçlarını tarih sırasına göre bu dosyada sıraladım. Birçok yerde işimi çok rahatlattı. Hatta kemoterapi günü doğru ilaç verilmiş mi diye kontrol bile ettim. Gerçi kemoterapi bölümünde ki hemşirelerimiz çok güleryüzlü ve titiz kişilerdi.
Tüm kemoterapi süreci boyunca annem, ben, eşim, kardeşim dönüşümlü olarak babamın yanında olduk. Kendisini yalnız hissetmesini istemedik.

Babam yaklaşık 4 ay, toplam 4 kür kemoterapi gördü. Bu süreçte şeker ve tuzu tamamen kestik. Tüm yemeklerde zerdeçal kullandık. Annem 3 öğün taze yemek hazırladı. Hijyene çok dikkat ettik.
Velcade ile ilgili tek yan etki kür tamamiyle bittikten, hatta ilik toplandıktan sonra babamın ayaklarında başlayan ağrılar oldu. Nörolog, liflerde sorun olduğunu söyledi ve ilaç verdi. Babam şimdi daha iyi.
Kemoterapi bittikten 1 hafta sonra tahliller yapıldı. Aslında 2. kürden sonra bir ara tahlil yapılıyor. Doktorumuz bu ara tahlil sonucunda babamın tedaviye yanıt verdiğini söylemişti. Şimdi tüm kür bittikten sonraki kemik iliği biyopsi sonuçları, ve kan- idrar tahlili sonuçları önemliydi.

Kemik iliği biyopsi sonucunu aslında doktor bakar bakmaz anlayabiliyor. Ama yine de kesin sonuç için laboratuvar sonuçlarını bekliyorsunuz. Kan tahlillerinde gama, lambda, alfa, beta, Igg, Iga, Igm gibi veriler inceleniyor. Ayrıca 24 saatlik idrarda ki proteini inceliyorlar. Bu verilerin sonuçlarına göre de hastalıkta ne kadar aşama kaydettiğinize bakıyorlar. Eğer sonuçlar iyiyse sizi ilik nakli operayonu için hazırlamaya başlıyorlar.

Babamı, kemoterapisi bittikten 13 gün sonra ilik nakli için hazırlamaya başladılar. Nöpojen denilen bir ilacı sabah ve akşam aynı saatlerde verdiler. İlaç, kemikteki iliği kana çıkartmaya çalıştıği için haliyle çok ağrı yaptı. Kuvvetli ağrı kesici alınmadan geçirilebilmesi mümkün bir ağrı değil. Bu ilacı 4 gün boyunca verdiler. 4. günün sonunda kateter taktılar. Biraz hırpalayıcı oldu. 5. ve 6. günlerde ilik toplamaya başladılar. İlk gün yaklaşık 5.000.000, ikinci günü yaklaşık 5.000.000 topladılar. 2. gün topladıkları ilikleri, hastalığın nüksetmesi durumunda tekrar geri verebilmek için yedek olarak saklayacaklar.

Buarada herkesten bu kadar toplanamıyor olabilir.

İlikleri güvence altına aldıktan sonra, doktorlar aralarında görüşerek boyun ameliyatının kök hücre nakli öncesinde yapılmasına karar verdiler. İlk ameliyat tarihi, ilik toplama sırasında trombositleri düştüğü için ertelendi. Trombositleri 2 gün sonra istenilen düzeye gelmişti. Ve ameliyat tarihi kesinleşti. Yaklaşık 5 saat ameliyatta kaldı. Kırık omur ve tümör çıkarılarak yerine platin konuldu.
Ameliyat sonrasında kemik iliği öncesinde 1 ay dinlenme süresi verilmişti. Buarada vücutta herhangi bir enfeksiyon olup olmadığını öğrenmek için bizi göğüs hastalıkları, üroloji ve diş hekimliği bölümüne yönlendirdiler. Burada bazı tekikler yapıldı. Babamın ciğerleri ne yazık ki sigara içmeye bağlı olarak biraz yıpranmıştı. Kronik bronşiti oluşmuştu. Kök hücre nakli sırasında enfeksiyon açısından dikkatle takip edilmesi gerekiyordu. Testislerinde hafif bir enfeksiyon vardı. Bu nedenle 8 gün 1 adet antibiyotik aldı. Ağız içi bakımı ayrıca dikkatle takip edilmesi gereken diğer bir konuydu.
Babam 6 Ocak’ta hastaneye ilik nakli olabilmek için yattı. 7 Ocak’ta kateter takıldı. 8 Ocak’ta eşyaları ve kendisi ışın yoluyla mikrop, bakteri gibi şeylerden arındırıldıktan sonra steril kata ve odasına yerleşti. Annemin yanında kalabilmesine izin verdiler. O gün kemoterapi yapılmaya başlandı. İliği sıfırladıkları için, muhtemel ağrıyı engellemek için ağrı kesiciler vermişler. Bu nedenle ağrı çekmemiş.  9 Ocak’ı dinlenme günü ilan etmişler. Bugün Çapa’dan sadece hasta yakınlarının alabildiği bir ilacı almamızı istediler. 10 Ocak’ta ilik naklini yaptılar. Bugünü 0. gün olarak kabul ettikleri için doktorumuz ve hemşireler doğum günü partisi yapmış.

İlik naklinden sonra kusma, ateş, saç dökülmesi, ağızda yara, yemek yiyememe gibi sorunlar oluştu. Bir süre sonra (yaklaşık 2 hafta diyebiliriz) bu sıkıntılardan da kurtuldu. 25 Ocak’ta taburcu edildi. Ancak gece yüksek ateş nedeniyle acile gitmek zorunda kaldık. Ateşi düşürülüp, ilaç verildi. Tekrar eve döndük. Gece ateşi tekrar yükseldi ve hastaneye yatırıldı. 1 hafta hastanede kaldı. Eve döndüğümüzde ateşi kontrol altına alıyorduk ancak yemek yiyememe ve su içememe sorununu aşmamız zaman aldı. Şimdi keyfi yerinde. Umarım herşey yolunda gider ve sağlığına kavuşur.  İlk bir ay her hafta, ikinci ay 2 haftada bir daha sonra da her ay kontrole gideceğiz.

Tüm bu süreç boyunca, birşeyi atlarsam başka biri hatırlasın ve dikkatli olsun diye aklıma takılan tüm konuları doktorumuzla ve ailemle paylaştım. Süreçten herkesin haberi olunca, birimizin atladığını diğeri hatırlatıyordu.

Hastalığın geri gelmemesi için önce düşünce sonra da yaşam şeklini değiştirmek gerekiyor. Diğer kanser türleri ile karşılaştırıldığında daha tedavi edilebilir gibi gözüküyor. Sakin olmak ve moralli olmak önemli, umarım herkes bir an önce sağlığına kavuşur ve mutlu bir hayat sürer.

Ayda

14 Mart 2014 Cuma

2014 Şubat ayı test sonuçları

İdame doz Talidomid'e devam ediyoruz. Şimdilik sonuçlar iyi görünüyor.




13 Şubat 2014 Perşembe

Bowenoid papülozis???

Bu sıralar, bazı ufak tefek dertlerim oldu. Bellime yakın bir yerde bir uzantı oluştu, büyüdü. Acıyor ve kaşınıyordu. Ben de onu aldırdım. Küçük bir operasyondu, çok kolay oldu. Tabi, aldıkları her parça gibi, onu da patoloji'ye gönderdiler.  Gelen sonuç şaşırtıcıydı. Bir deri kümelenmesi olmakla birlikte,  cilt kanserinin erken fazı olduğunu söylediler ve aldığımız iyi olmuş dediler. Bir virüs cinsi buna neden olurmuş. Patoloji raporunda yazan, "Bowenoid papülozis". Erken fazda saptanır ve alınırsa, bir sorun çıkmazmış.

Ve tabi ki, bağışıklık sistemi zayıf insanlarda daha çok görülürmüş. Eh.. Bağışıklık sistemimizin zayıf olduğu ortada. Dolayısıyla bununla da tanışmış olduk.

Sizi telaşlandırmak istemem. Ama benzer şekilde, vücudunuzda kaşınan-acıyan çıkıntılar varsa, bir doktora (genel cerraha) gösterseniz iyi olur. İhmal etmeyin.

Temizliğe, hijyene de dikkat etmek gerekiyor. Pis yerlerden uzak durmalıyız. Ama biliyorum, çalışırken bu her zaman mümkün olmuyor. İster istemez çok temiz olmayan yerlerde dolaşmak, tuvaletleri kullanmak durumunda kalıyorsunuz.

Bunun dışında, hayat devam ediyor. Eski (hastalık öncesi) tempoda olmamakla beraber, işlerime, çalışmaya devam ediyorum. Halime de şükrediyorum.

Sağlıcakla kalın.