Dikkat

Bu bloga girerken ya da yorum yazarken kimsenin isim, mail..vb. bilgisini istenmez, üye olmak gerekmez. Kişisel bilgilerinizi asla vermeyiniz.

Adres satırında (ilk kısmında) myelomabilgi.blogspot.com.tr yazmalıdır.

 

25 Mayıs 2014 Pazar

Myeloma ile geçen 8 (sekiz) sene....

Bana 2006 yılının Ekim ayında teşhis konmuştu.. Yani dört ay sonra sekiz sene olacak. Dile kolay..Myeloma ile geçen sekiz sene...

Bu sekiz yılda öyle çok şey olup bitti, öyle çok şey değişti ki.. Bir kaç yıl öncesine kadar şöyle düşünüyordum: Canımı kurtardım ama, meslek hayatım bitti, kariyerim mahvoldu, eksik bir adam oldum....vs..

Şimdi dönüp geçmişe bakınca, gerçekten değerli olan hiç bir şeyi kaybetmediğimi düşünüyorum. Nedir  gerçekten değerli olan? Ailem, dostlarım, güzel anılar... Yeteneklerim.. Öğrenme arzum, kitaplarım... Sanat, felsefe merakım. İnancım. Yine benimleler. Birlikteyiz.

Peki dökülüp gidenler? Hedeflerim, hıslarım, hırslı çalışma arkadaşlarım, çingene ruhlu müşterilerim, aç gözlü patronlar, kendime pek yakıştırdığım süslü ünvanlar, o ünvanların sağladığı prestij, prestije gelen avantacılar ve para tabi ki.

Düşünüyorum da, bunlar arasında, kaybı beni en zorlayan ünvan kısmı oldu. Malum, toplumumuz için ünvan (prestij), her şey demek. Genellemek istemem, fakat Türk halkının güce, güçlüye saygı duyduğu bilinmedik bir şey değil. Ben de hastalıkla bu gücümü kaybettim.. Gücümü kaybedince, beni (sözde) pek seven nice insan da etraftan toz oldu...

Önce kötü geldi, ama artık gülüp geçiyorum. İyi olsam bile, ne güçlü, ne de saygın olmak falan istemiyorum. Şaşırtıcı belki ama, halimden memnunum. İşlere de, bir ölçüde geri döndüm.

Gerçek ve sağlam olanlar yerinde kaldı, pekişti.
Eğreti ve sahte olanlar yıkıldı, koptu, gitti.

Ben ucunu salınca, myeloma da saldırganlığından vazgeçti.

Kötü anılar çabuk unutuluyor... Ben de çoğunu unuttum.. Tedavinin bana hediyesi olan epilepsinin de çok yardımı oldu tabi unutmakta :)

Hayır efendim, bu kendime bulduğum avuntu değil. Yıllardır yapmak istediğim şeyleri, ancak şimdi yapabiliyorum. Felsefe okuyorum örneğin. Çalışıyorum ama kendime ayırdığım zaman daha fazla. Aylak aylak dolaşarak günü geçirdiğim oluyor. Ailemle, dostlarımla konuşmak, görüşmek, istediğim kitapları okumak için bol zamanım var...  İyi kötü, kendime yetecek kadar para da kazanıyorum. Daha ne olsun.

Ayrıca ne myeloma'yı sahiplenmeye, ne de ondan nemalanmaya ihtiyacım var. Sadece bir borcu ödemeye çalışıyorum. İnsanlara ve hayata olan borcumu. Bu blog vasıtasıyla tanınmak falan da umurumda değil, hatta beni bazen rahatsız ediyor. Bir ara blogdan adımı çıkarsam mı diye düşündüm fakat inandırıcılık sorunu olur diye vazgeçtim.

Şu anda bir çok zorlukla boğuşan hastalara ve ve hasta yakınlarına, tüm samimiyetimle,  bunları anlatmak istedim.  En zor zamanlarda, insan ümidini, savaşma gücünü kaybediyor. Benim de ölmek istediğim zamanlar oldu. Ama bu karar bize ait değil. Bize düşen, bedenimizi korumak için elimizden geleni yapmak... Beden pes etmedikçe, ruh da pes etmemeli.

Tekrar söylüyorum: Çok büyük bir olasılıkla, siz de iyi olacaksınız... Ama gerçekten isterseniz ve değişmeyi kabul ederseniz... Bence işin sırrı burada..

Hepinize sevgilerimi gönderiyorum.


18 Mayıs 2014 Pazar

Ankara, Soma ve 19 Mayıs

7-12 Mart tarihlerinde Ankara'daydım. Ankara'daki akrabalarımı uzun süredir görmek istiyordum ve büyüdüğüm, okuduğum şehri uzun süredir görmemiştim.

Dolaşmaya önce anıtkabiri ziyaret ederek başladım. Uzun süredir aklımdaydı. Çanakkale müdafasını resimlerle canlandırmışlar. Biraz naif olmakla birlikte, insanı duygulandırıyor. Boğaz boğaza yapılan mücadele. Kana kan, dişe diş. Ölen vatan evlatlarının acısını içinizde duyuyorsunuz.

Bu kez, Atatürk'ün şahsi eşyalarını, özellikle kütüphanesini dikkatle inceledim. Kamalar, bıçaklar, palalar. Tabancalar. Cephelerde geçen bir hayat. Aynı zamanda tüfek olan bir baston. Mücadele, cesaret, liderlik hepsi bir adamda böylesine toplanabilir mi?

Ve aynı zamanda Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün, ne kadar zeki, entellektüel bir adam olduğunu bir kez daha hatırladım. Kitaplar, kitaplar... İngilizce, fransızca, eski-yeni türkçe.. Altı çizilen, kenarlarına notlar alınan, her konuda, bir çok dilde, çok sayıda kitap. Gerçek bir entellektüel, gerçek bir savaşçı.

Dönemin tüm yabancı devlet adamlarının dostluğunu ve en önemlisi, saygısını gösteren fotoğraflar.

Son derece zevkli seçilmiş giysiler, aksesuarlar.

Sonra bir fırsatını bulup, Anadolu Medeniyetleri Müzesine gittim. Beş salondan sadece biri açık. Dördü tadilattaymış efendim. Hem de 3,5 senedir. Ne bitmez tadilatsa...

Atatürk'ün kazı alanlarını bizzat denetlerken olan resimleri.

Ben abimle oradayı gezerken, bir turist grubu geldi. Rehber, utana sıkıla turistlere durumu açıkladı...

Hava çok soğuktu, şehri otomobille dolaştık. Çocukluğumun geçtiği Yenimahalle'de oturduğumuz bahçeli, küçük evlerin yerinde yeller esiyor. Yerlerini çirkin, sevimsiz binalar almış. Hayran olunan yolları, alt geçitleri de gördüm. Tumturaklı isimleri var ama mimari çirkin mi çirkin. Bozkırın ortasında bir bina, apartman ormanı.

Komik şeylerden biri de, İstanbul'dan gelirken, kocaman bir kapıdan geçerek şehre girmek. Komik diyorum, çünkü kapının İstanbul tarafında bir site başlıyor ve binalar İstanbul yönünde devam ediyor. Dam üstünde saksağan..

Güzelim Atatürk Orman Çiftliği darma duman edilmiş. Arazinin içinde inşaat, inşaat, inşaat...

Her taraf AVM.

Tüm şehre sinen çirkinlik... Acaip bir arap zevki.

İri bir orta anadolu kasabasına benzeyen başkent...

Plastik palmiyelerle fışkıyeleri(!) de koysalar tam olacak. Muhtemelen bu yaz koyarlar. Develer de yakında gelir herhalde.

Aynı zamanda (benim yakın çevremde) bile yolu, inşaatı, AVM'yi uygarlık, kalkınma, gelişme sanan bir kalabalık..

Canım sıkkındı zaten..Ankara'da üzerine tüy de dikildi.

-----------
Bu yazıyı yazdığımda, 13 Mart'dı. Böyle bir blogda yeri olmadığını düşünerek yayınlamamıştım. Ama bu Soma faciasından sonra yayınlamaya karar verdim.

Çünkü inanıyorum ki, millet olarak çok kötü bir yere doğru hızla gidiyoruz. Artık bilimin, düşüncenin, uygarlığın ışığını kaybettik. Para hırsının, cehaletin ve (ve alman basının adlandırması ile) eş-dost kapitalizminin çukuruna yuvarlanıyoruz.

Üstelik, artık İslam'ın temiz ahlakını da kaybettik. Atatürk'ü seviyor olduğuma bakıp beni İslam'a uzak falan da sanmayın, ODTÜ'de Cuma namazına giden ender öğrencilerdendim. Bu gün de (çok şükür) inancım tam. Fakat şekil şemal içinde battık, kaybolduk.

Soma faciası... Bir mühendis olarak, uzun süredir arkadaşlarımla konuşup duruyorum. "Yaptığımız bütün işler göstermelik, yamuk-yumuk" diye.. Sonunda adım Norveç'liye çıktı. Yani, bu ülkenin gerçeklerinden haberi olmayan kişi...

Neymiş bu ülkenin gerçekleri? "Muş.. gibi yapmak" tabi ki.." Önlem alıyorMUŞ gibi, kontrol ediyorMUŞ gibi, dikkat ediyorMUŞ gibi, iman ediyorMUŞ gibi....yapmak yani...

Biz birbirimizi kandırırken, doğa kanıyor mu peki bu aculluğa? Kanmıyor tabi ki..

Hele bir de, kanla, irfanla kurduğumuz cumhuriyeti de tepeliyelim elbirliği ile.. Ondan sonra görün siz felaket neymiş. Myelomayı arayacak hale geliriz.

19 Mayıs Gençlik ve Spor bayramınız kutlu olsun bu arada..