Dikkat

Bu bloga girerken ya da yorum yazarken kimsenin isim, mail..vb. bilgisini istenmez, üye olmak gerekmez. Kişisel bilgilerinizi asla vermeyiniz.

Adres satırında (ilk kısmında) myelomabilgi.blogspot.com.tr yazmalıdır.

 

28 Aralık 2016 Çarşamba

Kanser tedavisinde önemli bir yardımcı olarak müzik


Müzik, her zaman benim için hayatın en önemli ve en zevkli konularından biri oldu. Hayatım müzikle yoğrulmuş olarak geçti diyebilirim. Az ya da çok birçok enstrüman çalabiliyorum ki, bana bahşedilmiş büyük bir hediye olarak kabul ederim.

Aslında müziğin gerçekte "ne" olduğunu, üniversite yıllarımda merak etmeye başlamıştım. Bir süre araştırıp karıştırınca, biraz da tuhaf bir şekilde (burada anlatmayacağım) müziğin şu olduğu bilgisine ulaştım: "Müzik, evrendeki uyumu anlama çabasıdır".

Bu açıklama (bilgi mi demeli) beni büyüledi ve uzunca bir süre tatmin etti. Ta ki, felsefe ile yakından ilgilenmeye başlayıncaya kadar. İlk notaların Pisagor tarafından belirlendiğini, Bach'ın nota gamına son halini verdiğini, nota frekans aralıkları ile gök cisimleri (gezegenlerin) mesafesi arasında ilinti olduğunu felsefe bana öğretti.

Okudukça daha çok öğrendim: Mesela dünyayı, var oluşu anlama yöntemi olarak sadece aklın değil, sezgilerin de kullanılması gerektiğini, sezgilerin bir yöntemi olarak müziğin önemini, müziğin düşündüğümüzden çok öte anlamları olduğunu ..vs.  Sonuçta, büyük filozof Schopenauer'in "Madde, somutlaşmış müziktir" lafını da duyunca, taş yerine oturdu. Bu konulardaki düşüncelerimi detaylı okumak isteyenler, diğer bloguma bakabilirler. (Kayıp Liman)

Her neyse. Burada laf kalabalığı yapmak niyetinde değilim. Söylemek istediğim şu: Doğru müzikleri seçerek, dinleyerek ve daha iyisi enstrüman çalarak ya da şarkı söyleyerek (yani kendiniz yaparak) tedavinize olumlu katkılar sağlayabilirsiniz. Bunu hafife almayın.

Ben Myeloma ile mücadele ettiğim en kötü günlerde pek müzik dinleyemedim. Ne ortam müsaitti, ne de halim vardı. Fakat hastaneden eve dönüp de biraz toparladığım zaman, müzik dinlemeye ağırlık verdim. Tercihim olan sert müzikler, yerini yumuşak-sakin müziklere bıraktı. Beden kendini toplamaya çalışırken, büyük bir savaştan yeni çıkmışken, müzikten gelen enerjiyle baş edecek gücü yoktu anlaşılan.

Artık şunu net olarak biliyoruz;

1- Myeloma'nın temel nedeni bağışıklık sisteminizin çökmüş olmasıdır.

2- Ve tüm araştırmalar göstermiştir ki, psikolojik durumunuzun iyiliği ile bağışıklık sisteminizin sağlamlığı arasında yakın ilişki vardır. Dolayısıyla iyileşmenin en önemli adımlarından biri psikolojinizi, ruh halinizi düzeltmeniz. Ve şimdi de üçüncü madde:

3- Müziğin bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve özellikle kanser hastalarında tedaviye yardımcı olduğu defalarca kanıtlanmıştır.

Bu günlerde, "kanser tedavisinde müziğin önemi" konulu makaleler okuyorum. Aslında kendim için değil, sizin için. Ben kendim için önemini biliyorum. Ne dinlemem gerektiği hakkında da bilgim ve tecrübem de var. (Birazdan size önerilerde de  bulunacağım).

Konu hakkında internette o kadar çok yazı, video..vs. var ki. Her konunun olduğu gibi bu konunun da cılkı çıkmış durumda. Ve tabi ki işin ticari yönü almış başını gitmiş. İngilizce metinler içinde ciddi üniversitelerde yapılmış araştırmalar da var. Bunların bir kısmını üşenmeyip okudum; Hemen hepsinde (az ya da çok) müziğin tedaviye katkıda bulunduğu açık bir bulgu olarak belirtilmiş. Zaten tarih boyunca da müzik bir şifa yöntemi olarak kullanıldığı da sır değil. Farabi'nin 12 makamı ve hangi ruh hallerine etki ettiği meşhurdur mesela. 

Yabancı ülkelerde kanser hastalarına ücretli ya da gönüllü olarak gelip müzik yapan kişiler - gruplar var. Belki ülkemizde de vardır. Tabi ki müziği canlı dinlemek bir başka etki yaratıyor.

Ben kendi düşüncelerimi ve önerilerimi söyleyeyim:

Ne zaman hangi tür müzik iyi olur?

Önce hangi tür müzik dinlenmeli konusuna açıklık getirmek istiyorum. Hastalıkla yeni tanışıldığında moral gerçekten çok bozuk olur. Bir alışma - kabullenme dönemi gerekecektir. Bu dönemde müzik dinlemek zordur açıkçası. Ne dinlemesi gerektiğinden çok, ne dinlenmemesi gerektiğini söyleyebilirim: Depresif, ölümden, acıdan bahseden ya da çağrıştıran müzikler (Mahler ya da Makber örneğin) dinlenmemelidir.

Hastalık kabullenilip de mücadeleye başlandığında, neşeli, yaşama zevki veren, çocukluktan beri sevilen şarkılar dinlenmelidir.

Hastalık kontrol altında alındığında, neşeli şarkıların yanı sıra, sakinleştiren müzikler de dinlenmeli ve mümkünse bizzat müzikle uğraşılmalıdır. Bu konuyu aşağıda açıklıyorum.

Müzikle uğraşmak

Enstrüman çalma yeteneğiniz varsa, hemen başlayın. İyi ya da kötü çalmanız önemli değil. Benim tavsiye ettiğim enstrüman ise "Ud". Ben bir çok enstrüman ile uğraştım ama "Ud" kadar mükemmel bir enstrüman görmedim. Gövdesi sizin gövdenize yaslanır ve sadece sesini değil, titreşimini de size aktarır. Öyle ki, neredeyse bir olursunuz. Yalnız sapı perdeli olmadığı için, sadece müzik kulağı olan, müzik yeteneği olanlar çalabilir.

Yatkın olanlar, akustik - klasik gitarı da tercih edebilir tabi ki. Ama elektronik enstrümanları tavsiye etmiyorum. (Org, elektro gitar..vb). Bağlama da güzel ama aynı etkiyi yaratamaz.

Enstrüman çalamıyorsanız, yeteneğiniz yoksa, şarkı söyleyin. Sesiniz güzelse, söyleme yeteneğiniz varsa koroya girin. Tabii iyileştikten sonra.

Enstrüman çalmakla ya da şarkı söylemekle işiniz yoksa, müzik dinleyin.

Bir kaç tavsiye

Sonuç: Evde müzik olsun. Sessiz sezsiz oturmayın. Müzikle işiniz yoksa bile, enstrümantal (sözsüz) müzik fonda hafifçe çalabilir.

Siz fark etmeseniz de, bedeniniz uyumla akan melodileri algılayacak ve sakinleşecektir.

Bu günlerde televizyonda haber programları ve dizileri  seyretmemenizi tavsiye ederim. Haberler çok üzücü ya da propaganda şeklinde.  Dizilerin çoğu ise...Öfke, nefret, kıskançlık, dedikodu, kan, ölüm… Bunlara özellikle bizim ihtiyacımız yok. Daha doğrusu baş edecek gücümüz yok. Fakat belgeseller, spor ve hobi programlarını izlemeniz iyi olur. 

Burada uzun uzun ne dinlediğimi yazmayacağım, sadece tek bir tavsiyem olacak: Ruhumu dinlendirmek için Necati Çelik'in Ud taksimlerini dinlerim. Şuraya tıkayıp deneyebilirsiniz :

Sağlıcakla kalın.


21 Kasım 2016 Pazartesi

Evde yapılan yoğurdun ve paça çorbasının önemi

Bildiğiniz gibi yıllardır yoğurdunuzu kendiniz (köy sütünden) yapın diyorum. Kutu sütleri içebilirsiniz ama yoğurt yapmakta kullanmayın, köy sütünü tercih edin. Sütü bir taşım kaynattıktan sonra, parmağı yakmayacak sıcaklığa kadar soğutun ve yine köy ürünleri satan marketlerden bulacağınız maya ile mayalayın. Doğal maya bulamazsanız, probiyotik yoğurt ile de mayalayabilirsiniz. Sonrasında her yoğurt, bir sonrakinin mayası olacaktır. Mayayı öldürmeden devam etmelisiniz.

Aşağıdaki linkte , Dr. Yavuz Dizdar ile yapılan bir röportaj var. Kanser ile mücadelede paça çorbasının ve yoğurdun önemine dikkat çekiyor. (Ben şimdiye kadar ihmal ettim açıkçası ama bundan sonra daha sık içeceğim). Yavuz beyi takip etmenizi ve yazılarını gördüğünüzde bu blogda duyurmanızı rica ediyorum.

Kanserin çaresi paça çorbası ve evde yapılan yoğurt

Bu yazıda gerçekten çok ilginç ve önemli konular yer alıyor. Kanserin hücre ile ilgili olmayıp, bağ doku ile ilgili olması, kemoterapinin vücuda verdiği hasar ve bu hasarın nasıl giderilebileceği gibi konular. Özellikle kemoterapi alanlar bu yazıyı mutlaka okumalı.

Hepimiz bol ev yapımı yoğurt yemeli ve sık sık paça çorbası içmeliyiz. Aynı kanıdayım.

Not: Karar gazetesi kimdir, nedir, ne anlatır, kimi savunur bilmiyorum. Kimse bundan bir anlam çıkarmasın lütfen. Beni ilgilendiren Yavuz Dizdar'dır.

5 Ekim 2016 Çarşamba

Yeni ilaçlar ve teknolojiler

Volki uygun : Umit abi yeni ilaclar veya calismalar varmi takip ettiginiz?

Valla Volki...Aslında çok çalışma var. En önemlisi Darxalex ki Kasım 2015'de yazmışım. Bu yeni ilaçlar önce Amerika ya da Avrupa'da kullanıma giriyor. Bizim bakanlık sonradan kullanıma izin veriyor. Oldukça gecikmeli olarak kullanıma girdiği için çok da yazmak istemiyorum aslında, çünkü ben bahsediyorum ama ilaç ortada yok...  Mesela, bildiğim kadarıyla Darzalex tedavisi daha başlamadı.

Tabi her gelişmeyi, ilacı bilmem imkansız. Bilenler bu yazıya yorumlarıyla katkıda bulunursa sevinirim.

Kanser ilacı geliştirme alanı maalesef çok büyük yatırımlar, ar-ge çalışmaları gerektiren ve aynı zamanda ilaç şirketleri için çok karlı" bir alan. Üniversitelerde doğan fikirler, araştırmalar, milyon dolarlar verilerek ilaç şirketlerince satın alınıyor ve ticari ürüne çevriliyor. Bir ar-ge çalışması, ilaç projesi haberi okusan bile, onun ilaca dönüşmesi, Amerikan ilaç idaresi (FDA) tarafından kabul edilmesi, piyasaya çıkması ve bizim sağlık bakanlığının onaylayıp "tedavide kullanılabilir" demesi yıllar alıyor.

Bir diğer üzücü olan şey de, bizim milli ilaç endüstrimizi darmadağın etmemiz. Artık yabancı ülkelerin, büyük ilaç üreticisi şirketlerin, kısacası kapitalizmin kucağındayız. Artık aşılarımızı bile kendimiz üretemiyoruz. (Bu arada grip aşısı yaptıranlar sakın Hindistan'dan gelen aşılardan yaptırmasın). İlaç geliştirmek için iyi kimyagerlere, biyologlara, laboratuarlara ihtiyacımız var. Fakat kalite gittikçe düşüyor, çünkü zeki çocuklar temel bilimler (fizik, kimya, matematik) okumak istemiyor.

Neyse… İyi haber şu ki, yeni nesil ilaçlar çok farklı. Çünkü eskiden ilaçlar sadece kanserli hücrelerin yayılmasını sınırlamak - durdurmak, ya da yarattığı komplikasyonları (hasarı) gidermek için üretiliyordu. Kanserli hücreleri öldürme girişimleri ise, normal hücrelere de çok zarar verdiğinden pek yapılamıyordu. Yani en önemli sorun normal hücrelerle, kanserli hücrelerin ayrılamamasıydı.
Bu dönem, hücreleri öldürmeden gözleyebilen son derece hassas mikroskopların geliştirilmesi ile aşılmaya başlandı. Eskiden hücreye elektron mikroskopları ile bakıldığında, hücre ölüyordu. Oysa şimdi, ilaçların, kimyasalların hücrenin içinde (özellikle de gen yapısında) nasıl değişimlere yol açtığı hücreye zarar vermeden gözlenebilmeye başlandı.

Yeni ilaçların çalışma yöntemlerini okusan inanmazsın; Sanki savaş strateji oyunu gibi. Örneğin bir kısmı, kanserli hücreleri işaretliyor ve işi bağışıklık sistemimizin asker hücrelerine bırakıyor. Onlar da işi bitiriyorlar. Bir kısmı (sadece) kanserli hücrelerin içine girip şişiyor ve onları patlatıyorlar. Bir kısmı kanser hücresini koruyan zarları (kale duvarlarını) eritiyor ve onları bağışıklık sistemi karşısında savunmasız bırakıyor.  Bir kısmı, hücrelerin içindeki DNA sarmallarına kodlanmış genleri yeniden düzenlemeye, bozulmuş gen yapısını tamir etmeye girişiyor. (Burada Nobel ödülü alan saygıdeğer bilim adamımız Prof. Dr. Aziz Sancar'a yürekten bir selam gönderiyorum. Kendisi iki bilim adamı ile birlikte hücrelerin hasar gören DNA'ları nasıl onardığını ve genetik bilgisini koruduğunu haritalandıran araştırmaları sayesinde Nobel kimya ödülünü kazandı).

Tabi ki tüm bu gelişmeler, farklı ilaçların hazırlanabilmesine, test edilebilmesine büyük olanak sağladı.

Ve işin ilginç yanı ne biliyor musun? Kanser (muhtemelen) bir virüs ve hücrenin içine girdiğinde iki şey yapıyor:

1- Ele geçirdiği kanserli hücrenin gen yapısını değiştirip, kendini ölümsüz kılıyor.
2- Genleri, komşu hücreleri ele geçirme konusunda yeniden programlıyor ve hızla yayılıyor.

Anlayacağın:

1- İçimizde son derece komplike bir savaş var. Ve bizim bir şeyden haberimiz yok.
2- Kanser işi çözüldükçe, hayatı uzatmak hatta ölümsüzlük işi de çözülüyor.
3- Kanser, küçümsenecek bir mikrop, virüs falan değil. Son derece zeki ve vahşi bir canlı türü.
4- Bu ilaçları hemen bulamayacağımıza ve imam yetiştirerek imal edemeyeceğimize göre, yapabileceğimiz en iyi şey, neşemizi muhafaza etmek. Çünkü tuhaf bir şekilde, bağışıklık sisteminin gücü, yaşama arzumuza çok bağlı. Bu ilişki çok net biliniyor.

Sözü Aşık Veysel denen büyük bilge ile kapatalım. Bak ne diyor:

Anlatamam derdimi dertsiz insana
Derd çekmeyen dert kıymetin bilemez
Derdim bana derman imiş bilmedim
Hiçbir zaman gül dikensiz olamaz

Gülü yetiştirir dikenli çalı
Arı her çiçekten yapıyor balı
Kişi sabır ile bulur kemali
Sabretmeyen maksudunu bulamaz

Ah çeker aşıklar ağlar zarınan
Yüce dağlar şöhret bulmuş karınan
Çağlar deli gönül ırmaklarınan
Ağlar ağlar göz yaşların silemez

Veysel günler geçti yaş altmış oldu
Döküldü yaprağım güllerim soldu
Gemi yükün aldı gam ilen doldu
Harekete kimse mani olamaz



30 Ağustos 2016 Salı

30 Ağustos zafer bayramı kutlu olsun.

Çok söze gerek yok... Önderimiz 93 yıl önce olacağı görmüş, bize de ne yapacağımızı anlatmış.



Bayramımız kutlu olsun.  


1 Ağustos 2016 Pazartesi

İlaçlarınızı su ile alın

 Bu gün tam bir şişe maden suyu ile ilaçlarımı yutmaya hazırlanırken, uzun yıllardır evimize temizliğe gelen hanım beni uyardı: "Onunla içme, suyla iç!.."

Sonra bir şeyler anlattı, biri kolayla içmiş de... bir şeyler olmuş... 

Doğru mu söylüyor diye biraz interneti karıştırdım. Öğrendiğim şu: Sadece su ile ilaçları almak en iyisi. Hatta, ilaçları su ile almış olsanız da, ilaçlar emilene kadar meyva suyu ve meşrubat içmemekte de fayda var.

Önce maden sularını okudum. Ben hepsini bazik olarak biliyordum. Biliyorsunuz, mide asidi cevval olanlar, maden suyu içerek onu yatıştırırlar. Bu bilgi büyük ölçüde doğruymuş fakat tam olarak değil. Bu konuda karar vermek için PH değerine bakılırmış. Sıfır ila 7 arası asidik, 7-14 bazik - alkalinmiş.  (Bu durumda yüksek PH değeri, mide asidini daha yatıştırıcı oluyor.) Tabi suyun içindeki maddelerin çeşidi ve miktarı da çok önemli. Bazıları ciddi soru işaretleri yaratan (florür gibi) elementler içeriyor. Evet maden suyu bir çok hastalığa iyi geliyor ama benim anladığım akciğer kanseri gibi ciddi hastalıklarda da uzak durulmasında fayda var.    

Batı ülkelerinde PH değeri şişelerin üzerinde yazıyor, ama ben bizimkilerde göremedim. Zaten etiketleri okumak ne mümkün, karınca duası mübarek. "Var mı var" demek için koyuyorlar anlaşılan. Aşağıda linki verilen yazıda, hangi bölgelerde çıkan maden sularında hangi PH değerlerinin ölçüldüğü anlatılıyor. Güzel bir yazı.

Soda, maden suyundan farklı bir şey. Birincisi doğal değil, yapay. Karbondioksit gazı ve mineraller yapay olarak sonradan ekleniyor. Uzak durun derim.

Aslında çoğu gazoz da aynı prensiple yapılıyormuş. İçinde karbonat ve suda çözünen karbondioksit barındırıyor. Ve tabi ki şeker ve koruyucular. Bunların da matah şeyler olmadığını biliyoruz. (Ben bayılıyorum, o ayrı.)

Kola başka. Kola içinde fosforik asit barındırıyor, bu nedenle asidik. İlaç alırken ya da ilaç içtikten sonra kısa süre içinde içilmesi asla tavsiye edilmiyor. 

Peki… Normalde doğal maden suyunun faydalı olduğunu, bir çok mineral sağladığını biliyoruz. Fakat ilaçların etken maddesi, mide asidine dayanıklı bir madde (şeker + boya) kaplanıyor ve sindirim sisteminin uygun yerinde açılacak şekilde yapılandırılıyor. Siz benim gibi maden suyu ile ilaç yutarak, belki de onun geç açılmasına katkıda bulunuyor olabilirsiniz. Ya da kola içerek, ilaç üreticisinin hiç önermeyeceği bir asitle birlikte yutuyorsunuz.  (Kola kalsiyum emilimini de azaltıyormuş.)

Yazıları okurken dikkatimi çeken bir diğer konu da greyfurt suyunun ilaçlarla etkileşimi. Greyfurt suyu içindeki maddeler nedeniyle çoğu ilaçta oldukça ters etkiler yaratabiliyormuş. Ya ilacın etkisini aşırı arttırıyor, ya da ilaç içeriğinin sindirilmesini engelliyormuş. Bir bardağı da yeterli bunları yapmak için. Portakal ve limon suyunun da asidik olduğuna dikkat etmeli.

En doğrusu, ilacın prospektüsünü dikkatle okumak ve neyle alınması gerektiğine dikkat etmek. Çoğu da su ile alın yazıyor zaten. "Kola ya da bira ile alın" diye yazan olur mu dersiniz ;)





http://gidamuhendisi.tripod.com/MADENSUYU.HTM


13 Şubat 2016 Cumartesi

Epigenetik ve çevresel faktörler

Popular Science (Türkçe) Şubat 2016 sayısında, "Yaşamın şifresini kırmak" başlığı altında son derece ilginç bir yazı var. Aslında, sayı henüz bayilerden kalkmadan alıp okuyun derim. Sn. Tuna Emren derlemiş. (Eline sağlık). 

Yazı uzun. Genetik konusunda yapılan çalışmaları, insan genomu projesini anlatıyor. Yazının beni hastalığım dolayısıyla özellikle ilgilendiren kısmı ise, "Genlerdeki hayalet" bölümü. Bu kısımda,  yapılan çalışmalar sonucunda, bazı bitkilerin bile insandan daha fazla gene sahip olduğunun keşfedilmesinin bilim dünyasında sarsıntıya neden olduğu anlatılıyor. Öyle ya.. madem "eşref-i mahlukatız", en çok ve en iyi genler bizde olmalı…

Neyse… Sonuçta, bir şempanze ile %98,9 oranında ortak gene sahip olup da, ondan neden bu kadar farklı olduğumuz sorusu üzerinde yoğun çalışmalar yapıldığı anlatılmakta. Genler, bir senfoni orkestrasında çalan müzisyenlere benzetiliyor. "Devreye girecekleri yeri biliyor, sıraları geldiğinde entrümanlarını çalmaya başlıyor, kendilerine özel sesleriyle senfoniye bütünlük katıyorlar". 

Bilim adamları, bu orkestranın bir şefi olduğunu fark ediyor ve onu aramaya başlıyorlar. Büyük çabalar, çalışmalar sonucunda şefi belirliyorlar. Şef, aslında genleri açıp - kapayan karmaşık bir mekanizma. (Buna epigenetik deniyor). Sonuçta, potansiyel içeren genler  bir şey yapmaya karar veriyorlar ve aktive oluyorlar. Bu kararlar sonuçta, bizi biz yapan birçok fiziksel niteliği belirliyor. Maalesef hastalıklar da, özellikle kanser, bu kararlar - seçimler sonucunda başlıyor ve yayılıyor. Üstelik epigenetik sadece hastalıkların ortaya çıkıp çıkmamasına karar vermekle kalmıyor, çevresel ve kültürel, hatta son zamanlarda keşfedildiği üzere yoğun duygusal etkilerin bile genlerin çalışma mekanizmasını etkilemesine sebep oluyor. 

Burada uzun uzun yazmak istemiyorum, dileyen dergiyi alıp okur. Bu yazıda aynı zamanda çok basit bazı ilaçlarla farelerde kanserin hızla geriletilebildiğini anlatan kısımlar da var. Anlıyoruz ki, kanser ilaçları tamamen gen teknolojisinin gelişmesine bağlı olarak gelişecek. Bunları beklemekten başka çare yok. Ama bizim de yapabileceğimiz şeyler var.
Kanseri besleyen çevresel faktörler üzerinde çalışmamız gerekiyor. Bunlar ne olabilir? 

Tahmin ettiniz her halde;

1- Yaşadığınız çevre
2- İçinde yaşadığınız kültür
3- Duygusal durumunuz
4- Beslenme

Ben kendim için oturup düşündüm bunları. Sizinle de paylaşayım dedim. Bakalım ne diyeceksiniz?

Yaşadığım çevre

Sizi bilmem ama ben İstanbul'da yaşıyorum. Burada insanlar delirmiş gibi. Herkes gergin, öfkeli. Kaldırımda yürürken bile, önümden yürüyen kadınların, bir süre sonra rahatsız olabildiğini görüyorum. Tipimde bir bozukluk olduğunu sanmıyorum. Sorun bende değil, ama kadınlar korkuyorlar. Korkmakta da çok haklılar. Her gün biri şiddete ya da tecavüze uğruyor. Kız babaları korkuyor, erkekler eşleri, anneler çocukları için korkuyor, evler sürekli soyuluyor, yoklanıyor. Herkes tanımadığı birine dolandırıcı mı acaba diye bakıyor. Vapura binsem, çıkışta gösterinin içine düşer miyim, şu-bu patlar mı, dilenciler yakama yapışır mı, onları atlatsam green-peace gençlerinin barajından geçebilir miyim diye düşünüyorum.Ben mi böyleyim, abartıyor muyum diye arkadaşlarıma soruyorum.. Hayır, onlar da öyle. Apartmanlarda bin tane sorun, herkes birbiri ile kavgalı. Trafikten bahsetmiyorum bile. Bütün manyaklar yollarda sanki. Yollar şantiye gibi. Özellikle artık zıvanadan çıkmış hafriyat kamyonlarının, minibüs ve taksi şoförlerinin yarattığı şiddet içinde, mücadele etmeniz gerekiyor. Trafik polisi ortada yok. Kameradan izleyip, herkese ceza kesmekle yetiniyorlar herhalde. Ayrıca şehirde ağaç, orman falan kalmadı. Yetmişiki millet burda. Güzelim şehir gittikçe Kahire'ye benzemeye başladı.

İçinde yaşadığımız (olmayan) kültür

Malum siyasi bölünme - kamplaşma da had safhada. Herkes diğer kampa diş biliyor. Bu blog'a Atatürk'ün resmini koydum diye hiç okumayanlar, hakaret edenler var. Kitap okuyan neredeyse kalmadı. Satılan kitaplar da roman ya da abuk subuk kitaplar.  Ben de dindarlardan değil ama dincilerin saldırganlığından ürküyorum. Nitekim besleme troller, troliçeler kimseyi rahat bırakmıyor. Sivrisinek gibiler. Kendileri hiç bir şey üretmez, faydalı bir iş yapmaz. Ama üretenlere dadanırlar. Başarılı da oldular, değerli insanlar yıldı, köşelerine çekildi. Televizyonlar zaten sansürlü, doğru düzgün haber vermiyor. Tartışma programlarındaki laf ebelerine dayanamıyorum. Kürt meselesi malum, içler acısı. Suriyeden gelen göçmenlerin de birkaç yıl içinde ciddi sorunlar yaratması kaçınılmaz görünüyor, çünkü hiçbir ciddi çalışma yapılmıyor. 

Kültürel - bilimsel konularda nal topluyoruz. Önemli konularda buluşlarımız, tasarımlarımız yok. Eğitimimiz felaket halde. Çocuklara ne öğrettiğimiz meçhul. Aksine, eğitim vermesek daha iyi olacak galiba gibi bir durum var. Çocukları kendi haline bıraksanız, daha çok yetenekli adam çıkar herhalde. Eğitim sanki çocukların yeteneklerini geliştirmelerini önlemek, onları sıradanlaştırmak için çalışıyor. Şu okul değiştirme meseleleri ne allah aşkına? Herkes oradan oraya koşturuyor, harcanan paranın, çekilen sıkıntının haddi hesabı yok. Ne için? Sanki üniversiteler matah bir eğitim veriyor.

Hani biz sosyal devlettik de, eğitim herkes için eşit ve ücretsizdi? Ne oldu?

Hukuk konusunda ne demek lazım bilmiyorum. Herkes çok memnundur herhalde.

Benim dinle, dindar insanlarla ilgili hiç bir sorunum yok (Neden olsun ki? Ben de çok inançlı biriyim aslında) , ama şekilcilikten, gösterişten, baskıdan, sansürden, dini kuralların hayatın her alanında empoze edilmesinden, sürekli suçlanmaktan, mağdur edebiyatından (tüm eğitimli, düzgün, makul arkadaşlarım gibi) bunalmış durumdayım. Muhalefet ise ümitsiz vaka. Maalesef siyasette seviye çok düşük. 

Yaşlı teyzemin sorusunu ben de sorayım: Nerede makul, izan sahibi, terbiyeli, ahlaklı insanlar? Nereye gittiler? Bu para hırsı, hükmetme, sahip olma hırsı nasıl oldu da herkesi kölesi yaptı?

Spor'dan da soğudum. Bizim spor dediğimiz şey, ego çatışmaları, kavga, döğüş, itiş, kakış, dedikodu, laf çakma, arkadan konuşma, şike, ahlaksızlık, siyaset, bir sürü rezalet...  Artık sadece yabancı kanallardaki bisiklet yarışlarını, kayak müsabakalarını ..vb. izleyebiliyorum. 

Bir kaç spor dalını, bireysel başarıyı ayıracak olursak, dünya sporunda yokuz. Bilim dünyasında yokuz. Dünya edebiyatında, sanatında yokuz. Uygar dünya konuştuğumuz, uğraştığımız, kavga ettiğimiz konulara bakıp gülüyor. Önemli görevler, makamlar liyakatsiz, deneyimsiz kişilerin elinde. Son derece tehlikeli, mayınlarla döşeli coğrafyada oturuyoruz ama inanılmaz derecede riskli işlere kalkışıyoruz. Yapılan araştırmalarsa sözüm ona halkın %70'i mutlu ve geleceğinden umutlu. Bilmiyorum, bende mi bir tuhaflık var? Çok mu karamsarım? Abartıyor muyum? Siz söyleyin.

Duygusal durumum

Çok şükür, emekli olabildikten sonra hayatın bayağı bir dışına çıktım. Kimseyle bir alıp veremediğim yok. Bir hırsım, öfkem de yok. Beni sıkan, bunaltan bazılarından da kurtuldum. Bu iyileşmeme çok yardımcı oldu. Arkadaş sandığım bazı sinsiler de kendiliğinden yok oldu.

Beslenme

Bu konuyu yazıp duruyorum aslında. Yukarıda bahsettiğim yazıda, kanseri gerileten önemli şeylerden birinin B12 vitamini olduğu da anlatılıyor. Kabuklu deniz canlıları, kuzu ciğeri, balık, sığır ve kuzu eti, peynir, yumurta B12 açısından zengin yiyecekler. Süt ve yoğurt da tabi ki. Bir de kefirin önemini hep vurguluyorum. Ama evde yapılan yoğurt ve kefir.

Ben zaten diğer ilaçlarla birlikte, her gün bir B12 hapı alıyorum.

Hazır, paketlenmiş gıdalardan uzak durmak lazım. İçinde çok koruyucu var.  Un ve nişasta da iyi değil.

İstanbul'da satılan sebze, meyve tarım ilacı ile yüklü. Kanımca bakanlık kontrol görevini iyi yapmıyor. Buralarda organik diye satılan bazı sebzelerin nasıl ilaçlandığını Nazilli'ye' gittiğimde gözlerimle gördüm. Yanlış anlama olmasın: Çok düzgün yapanlarda var, hatta çoğunlukta. Şaibe, en çok onlara zarar veriyor. Organik işine gözü kapalı inanmamak lazım, dikkatli olmak gerekiyor. Bir de, çok pahalı maalesef.  


Kısacası, elimde olan konuların bir kısmını hallettim. Kalan kısmını da İstanbul'dan giderek çözmeyi umuyorum. Tabiata daha yakın, daha basit bir hayat kurmaya çalışacağım. Bazı gerçekleri de kabullendim, dünya değişiyor, ne yapalım, hayat böyle. Gerisi için, ilacımı alıp Allah'a emanet olmaktan başka yapacak bir şey yok. 

Sizler de Allah'a emanet olun. Ama yapabileceklerinizi yaptıktan sonra. Evvela tedbir, sonra tevekkül.


Not: Gıda sektöründen reklam alma peşindeki medyanın, Canan Karatay'ı yıpratma çabalarını kınıyorum. Canan hanım her zaman lahmacun yemenin bir zararı olmadığını, kendisinin de sevdiğini, yediğini söylemiştir. Artık gazete ve televizyonların hiç birine güvenmiyorum, itibar etmiyorum. Böyle ucuz numaralarla kendilerini bitiriyorlar. Ayrıca, Türkçe'leri de bozuk. Önce gidip gramer öğrensinler.

24 Ocak 2016 Pazar

Forum - 1

Sorularınızı - yorumlarınızı (eğer blogdaki konular dışında kalıyor ise) buraya yazabilirsiniz. Bazı sayfalarda yorum sayısı o kadar fazla ki, okunamaz hale geldi. Dolayısıyla bu sayfayı (forum sayfası) açmak şart oldu.

Yalnız lütfen blogu iyi okumadan soru sormayın. Bir çok kere cevaplanmış sorular tekrar tekrar soruluyor. Bu durumda tecrübeli hastalar ve hasta yakınları (ve ben) sorunuzu ciddiye alıp cevap yazmaz.
____________________________________________________

11 Ocak 2016 Pazartesi

Bi tecrübe sabit...

Size yıllar içinde Myeloma ile ilgili olarak öğrendiğim - fark ettiğim önemli bir konuyu anlatmak istiyorum. Belki işinize yarar.

Myeloma hücreleri (aslında tüm kanser hücreleri) en az bizim kadar zeki. Hatta öylesine zekiler ki, hücrenin gen yapısını değiştirip kendilerini ölümsüz kılabiliyorlar. Ve hatta batı ülkelerinde bunu nasıl yaptıklarına ilişkin önemli araştırmalar var. (Anlayın işin sonunu...)

Demem o ki, myeloma ona saldırdığınızda, o da size saldırıyor. Siz ölürseniz, o da öleceğini biliyor. Aynı bedeni ister istemez paylaşıyoruz ve bir dehşet dengesi var.

Onun istediği daha çok şeker (enerji) ve çoğalmak. Bize düşen onu sınırlamak ve kontrol etmek.

İki tarafın uzlaştığı bir denge durumunu bulmak şart. Bunu yapabilirseniz, herkes kendi dünyasında yaşayıp gidiyor. Onunla başınız dertte ise, konuşmayı deneyin.

Not: Bunları sevdiğim ve güvendiğim bir doktora (hematolog) anlattım. Gülümsedi ve "kesinlikle öyle" dedi.