Dikkat

Bu bloga girerken ya da yorum yazarken kimsenin isim, mail..vb. bilgisini istenmez, üye olmak gerekmez. Kişisel bilgilerinizi asla vermeyiniz.

Adres satırında (ilk kısmında) myelomabilgi.blogspot.com.tr yazmalıdır.

 

13 Şubat 2016 Cumartesi

Epigenetik ve çevresel faktörler

Popular Science (Türkçe) Şubat 2016 sayısında, "Yaşamın şifresini kırmak" başlığı altında son derece ilginç bir yazı var. Aslında, sayı henüz bayilerden kalkmadan alıp okuyun derim. Sn. Tuna Emren derlemiş. (Eline sağlık). 

Yazı uzun. Genetik konusunda yapılan çalışmaları, insan genomu projesini anlatıyor. Yazının beni hastalığım dolayısıyla özellikle ilgilendiren kısmı ise, "Genlerdeki hayalet" bölümü. Bu kısımda,  yapılan çalışmalar sonucunda, bazı bitkilerin bile insandan daha fazla gene sahip olduğunun keşfedilmesinin bilim dünyasında sarsıntıya neden olduğu anlatılıyor. Öyle ya.. madem "eşref-i mahlukatız", en çok ve en iyi genler bizde olmalı…

Neyse… Sonuçta, bir şempanze ile %98,9 oranında ortak gene sahip olup da, ondan neden bu kadar farklı olduğumuz sorusu üzerinde yoğun çalışmalar yapıldığı anlatılmakta. Genler, bir senfoni orkestrasında çalan müzisyenlere benzetiliyor. "Devreye girecekleri yeri biliyor, sıraları geldiğinde entrümanlarını çalmaya başlıyor, kendilerine özel sesleriyle senfoniye bütünlük katıyorlar". 

Bilim adamları, bu orkestranın bir şefi olduğunu fark ediyor ve onu aramaya başlıyorlar. Büyük çabalar, çalışmalar sonucunda şefi belirliyorlar. Şef, aslında genleri açıp - kapayan karmaşık bir mekanizma. (Buna epigenetik deniyor). Sonuçta, potansiyel içeren genler  bir şey yapmaya karar veriyorlar ve aktive oluyorlar. Bu kararlar sonuçta, bizi biz yapan birçok fiziksel niteliği belirliyor. Maalesef hastalıklar da, özellikle kanser, bu kararlar - seçimler sonucunda başlıyor ve yayılıyor. Üstelik epigenetik sadece hastalıkların ortaya çıkıp çıkmamasına karar vermekle kalmıyor, çevresel ve kültürel, hatta son zamanlarda keşfedildiği üzere yoğun duygusal etkilerin bile genlerin çalışma mekanizmasını etkilemesine sebep oluyor. 

Burada uzun uzun yazmak istemiyorum, dileyen dergiyi alıp okur. Bu yazıda aynı zamanda çok basit bazı ilaçlarla farelerde kanserin hızla geriletilebildiğini anlatan kısımlar da var. Anlıyoruz ki, kanser ilaçları tamamen gen teknolojisinin gelişmesine bağlı olarak gelişecek. Bunları beklemekten başka çare yok. Ama bizim de yapabileceğimiz şeyler var.
Kanseri besleyen çevresel faktörler üzerinde çalışmamız gerekiyor. Bunlar ne olabilir? 

Tahmin ettiniz her halde;

1- Yaşadığınız çevre
2- İçinde yaşadığınız kültür
3- Duygusal durumunuz
4- Beslenme

Ben kendim için oturup düşündüm bunları. Sizinle de paylaşayım dedim. Bakalım ne diyeceksiniz?

Yaşadığım çevre

Sizi bilmem ama ben İstanbul'da yaşıyorum. Burada insanlar delirmiş gibi. Herkes gergin, öfkeli. Kaldırımda yürürken bile, önümden yürüyen kadınların, bir süre sonra rahatsız olabildiğini görüyorum. Tipimde bir bozukluk olduğunu sanmıyorum. Sorun bende değil, ama kadınlar korkuyorlar. Korkmakta da çok haklılar. Her gün biri şiddete ya da tecavüze uğruyor. Kız babaları korkuyor, erkekler eşleri, anneler çocukları için korkuyor, evler sürekli soyuluyor, yoklanıyor. Herkes tanımadığı birine dolandırıcı mı acaba diye bakıyor. Vapura binsem, çıkışta gösterinin içine düşer miyim, şu-bu patlar mı, dilenciler yakama yapışır mı, onları atlatsam green-peace gençlerinin barajından geçebilir miyim diye düşünüyorum.Ben mi böyleyim, abartıyor muyum diye arkadaşlarıma soruyorum.. Hayır, onlar da öyle. Apartmanlarda bin tane sorun, herkes birbiri ile kavgalı. Trafikten bahsetmiyorum bile. Bütün manyaklar yollarda sanki. Yollar şantiye gibi. Özellikle artık zıvanadan çıkmış hafriyat kamyonlarının, minibüs ve taksi şoförlerinin yarattığı şiddet içinde, mücadele etmeniz gerekiyor. Trafik polisi ortada yok. Kameradan izleyip, herkese ceza kesmekle yetiniyorlar herhalde. Ayrıca şehirde ağaç, orman falan kalmadı. Yetmişiki millet burda. Güzelim şehir gittikçe Kahire'ye benzemeye başladı.

İçinde yaşadığımız (olmayan) kültür

Malum siyasi bölünme - kamplaşma da had safhada. Herkes diğer kampa diş biliyor. Bu blog'a Atatürk'ün resmini koydum diye hiç okumayanlar, hakaret edenler var. Kitap okuyan neredeyse kalmadı. Satılan kitaplar da roman ya da abuk subuk kitaplar.  Ben de dindarlardan değil ama dincilerin saldırganlığından ürküyorum. Nitekim besleme troller, troliçeler kimseyi rahat bırakmıyor. Sivrisinek gibiler. Kendileri hiç bir şey üretmez, faydalı bir iş yapmaz. Ama üretenlere dadanırlar. Başarılı da oldular, değerli insanlar yıldı, köşelerine çekildi. Televizyonlar zaten sansürlü, doğru düzgün haber vermiyor. Tartışma programlarındaki laf ebelerine dayanamıyorum. Kürt meselesi malum, içler acısı. Suriyeden gelen göçmenlerin de birkaç yıl içinde ciddi sorunlar yaratması kaçınılmaz görünüyor, çünkü hiçbir ciddi çalışma yapılmıyor. 

Kültürel - bilimsel konularda nal topluyoruz. Önemli konularda buluşlarımız, tasarımlarımız yok. Eğitimimiz felaket halde. Çocuklara ne öğrettiğimiz meçhul. Aksine, eğitim vermesek daha iyi olacak galiba gibi bir durum var. Çocukları kendi haline bıraksanız, daha çok yetenekli adam çıkar herhalde. Eğitim sanki çocukların yeteneklerini geliştirmelerini önlemek, onları sıradanlaştırmak için çalışıyor. Şu okul değiştirme meseleleri ne allah aşkına? Herkes oradan oraya koşturuyor, harcanan paranın, çekilen sıkıntının haddi hesabı yok. Ne için? Sanki üniversiteler matah bir eğitim veriyor.

Hani biz sosyal devlettik de, eğitim herkes için eşit ve ücretsizdi? Ne oldu?

Hukuk konusunda ne demek lazım bilmiyorum. Herkes çok memnundur herhalde.

Benim dinle, dindar insanlarla ilgili hiç bir sorunum yok (Neden olsun ki? Ben de çok inançlı biriyim aslında) , ama şekilcilikten, gösterişten, baskıdan, sansürden, dini kuralların hayatın her alanında empoze edilmesinden, sürekli suçlanmaktan, mağdur edebiyatından (tüm eğitimli, düzgün, makul arkadaşlarım gibi) bunalmış durumdayım. Muhalefet ise ümitsiz vaka. Maalesef siyasette seviye çok düşük. 

Yaşlı teyzemin sorusunu ben de sorayım: Nerede makul, izan sahibi, terbiyeli, ahlaklı insanlar? Nereye gittiler? Bu para hırsı, hükmetme, sahip olma hırsı nasıl oldu da herkesi kölesi yaptı?

Spor'dan da soğudum. Bizim spor dediğimiz şey, ego çatışmaları, kavga, döğüş, itiş, kakış, dedikodu, laf çakma, arkadan konuşma, şike, ahlaksızlık, siyaset, bir sürü rezalet...  Artık sadece yabancı kanallardaki bisiklet yarışlarını, kayak müsabakalarını ..vb. izleyebiliyorum. 

Bir kaç spor dalını, bireysel başarıyı ayıracak olursak, dünya sporunda yokuz. Bilim dünyasında yokuz. Dünya edebiyatında, sanatında yokuz. Uygar dünya konuştuğumuz, uğraştığımız, kavga ettiğimiz konulara bakıp gülüyor. Önemli görevler, makamlar liyakatsiz, deneyimsiz kişilerin elinde. Son derece tehlikeli, mayınlarla döşeli coğrafyada oturuyoruz ama inanılmaz derecede riskli işlere kalkışıyoruz. Yapılan araştırmalarsa sözüm ona halkın %70'i mutlu ve geleceğinden umutlu. Bilmiyorum, bende mi bir tuhaflık var? Çok mu karamsarım? Abartıyor muyum? Siz söyleyin.

Duygusal durumum

Çok şükür, emekli olabildikten sonra hayatın bayağı bir dışına çıktım. Kimseyle bir alıp veremediğim yok. Bir hırsım, öfkem de yok. Beni sıkan, bunaltan bazılarından da kurtuldum. Bu iyileşmeme çok yardımcı oldu. Arkadaş sandığım bazı sinsiler de kendiliğinden yok oldu.

Beslenme

Bu konuyu yazıp duruyorum aslında. Yukarıda bahsettiğim yazıda, kanseri gerileten önemli şeylerden birinin B12 vitamini olduğu da anlatılıyor. Kabuklu deniz canlıları, kuzu ciğeri, balık, sığır ve kuzu eti, peynir, yumurta B12 açısından zengin yiyecekler. Süt ve yoğurt da tabi ki. Bir de kefirin önemini hep vurguluyorum. Ama evde yapılan yoğurt ve kefir.

Ben zaten diğer ilaçlarla birlikte, her gün bir B12 hapı alıyorum.

Hazır, paketlenmiş gıdalardan uzak durmak lazım. İçinde çok koruyucu var.  Un ve nişasta da iyi değil.

İstanbul'da satılan sebze, meyve tarım ilacı ile yüklü. Kanımca bakanlık kontrol görevini iyi yapmıyor. Buralarda organik diye satılan bazı sebzelerin nasıl ilaçlandığını Nazilli'ye' gittiğimde gözlerimle gördüm. Yanlış anlama olmasın: Çok düzgün yapanlarda var, hatta çoğunlukta. Şaibe, en çok onlara zarar veriyor. Organik işine gözü kapalı inanmamak lazım, dikkatli olmak gerekiyor. Bir de, çok pahalı maalesef.  


Kısacası, elimde olan konuların bir kısmını hallettim. Kalan kısmını da İstanbul'dan giderek çözmeyi umuyorum. Tabiata daha yakın, daha basit bir hayat kurmaya çalışacağım. Bazı gerçekleri de kabullendim, dünya değişiyor, ne yapalım, hayat böyle. Gerisi için, ilacımı alıp Allah'a emanet olmaktan başka yapacak bir şey yok. 

Sizler de Allah'a emanet olun. Ama yapabileceklerinizi yaptıktan sonra. Evvela tedbir, sonra tevekkül.


Not: Gıda sektöründen reklam alma peşindeki medyanın, Canan Karatay'ı yıpratma çabalarını kınıyorum. Canan hanım her zaman lahmacun yemenin bir zararı olmadığını, kendisinin de sevdiğini, yediğini söylemiştir. Artık gazete ve televizyonların hiç birine güvenmiyorum, itibar etmiyorum. Böyle ucuz numaralarla kendilerini bitiriyorlar. Ayrıca, Türkçe'leri de bozuk. Önce gidip gramer öğrensinler.