Dikkat

Bu bloga girerken ya da yorum yazarken kimsenin isim, mail..vb. bilgisini istenmez, üye olmak gerekmez. Kişisel bilgilerinizi asla vermeyiniz.

Adres satırında (ilk kısmında) myelomabilgi.blogspot.com.tr yazmalıdır.

 

14 Kasım 2017 Salı

Tedavide devrim başladı: Kymriah

Bu sene (2017) Ağustos ayının sonunda lösemi tedavisinde büyük bir devrim gerçekleşti. Novartis tarafından geliştirilen bir ilaç olan Kymriah, Amerikan Gıda ve İlaç dairesi (FDA) tarafından onaylandı ve piyasaya çıktı.

Peki nedir bu ilacın diğer ilaçlardan farkı ve biz myeloma hastaları için önemi? Şu; Benim önceki yazılarımda geldi - geliyor diye bahsettiğim yeni nesil kanser ilaçlarının ilki, öncüsü Kymriah. Aslında sadece bir ilaç değil, bir tedavi ve bir dizi tedavinin peşi sıra gelmesi bekleniyor.

Genel olarak CAR- T Cell terapisi olarak adlandırılan bu yeni kuşak tedavi (ilacı da kapsayan bir uygulama), eski ilaçların çalışma şeklinden çok farklı etki ediyor. Sizin bağışıklık hücrelerinizi alıp, CD19 olarak adlandırılan bir proteini bulup yok etmek üzere eğitiyorlar ve yeniden vücuda veriyorlar. Kanser hastalığının en büyük marifeti ise bildiğiniz gibi, çok iyi gizlenmesi. Öyle ki, bağışıklık sistemimizin savaşçı hücreleri bunları sağlıklı hücrelerden ayırt edemiyor. İşte bu protein, yani CD19, bu ayırt etme sürecinin anahtarı. Bağışıklık sisteminin acımasız savaşçı hücreleri, bu proteini taşıyan hücreleri mimliyor ve yok ediyor. Dışarıda bu proteini taşıyan hücreleri tanımak ve yok etmek için eğitilen bu savaşçı hücre ordusu (bağışıklık hücreleri), bedene girdikten sonra sıkı bir kanserli hücre katliamı gerçekleştiriyor.

İşin ilginç yanı, savaşçı hücreler, kanserli hücreleri temizlerken çoğalıyorlar da. Vücuda verilen her bir eğitimli hücre, on binden fazla yeni savaşçı hücre yaratıyor ve bedende yıllarca kalıyor.

Sonuç: Çok yüksek baskılama (remisyon) oranları. Açıklanan dokümanlara göre, ilk olarak çocukluk çağı kanserleri arasında önemli yer tutan lösemi (CLL) hastalarında başarı oranı ortalama %85-90. Tam baskılama, yani hastalığın kontrol altına alınmasındaki oran bu. Tamamen iyileşme ise azımsanmayacak oranlarda. Üstelik tek bir kür ile alınan sonuçlar bunlar ve çok ileri derecede olan, geleneksel tedavilere cevap vermeyen ya da yan etkiler dolayısıyla geleneksel tedavileri alamayan hastalarda alınan sonuçlar. Şimdilik lösemi için tedavi hazır olsa da, Non-hodgkin lenfoma ve myeloma için de yakın gelecekte hazır olacak. Sırada katı tümörler, pankreas kanseri, prostat kanseri, melanoma, meme kanseri (triple-negative breast cancer) gibi diğer kanser türleri var.

Ve fakat!.... Bu tedavi şimdilik çok çok pahalı. Anladığım kadarıyla, tek bir uygulama 475,000 USD (evet, dört yüz yetmiş beş bin dolar) fiyatla piyasaya sürüldü. Novartis'e bakarsanız, olması gereken satış fiyatı 600.000 - 750.000 USD arasındaymış, ancak Novartis konunun hassasiyetini dikkate alarak bu fiyatı belirlemiş. Eh o kadar yılın ar-ge çalışması. Biz icat edecek değildik ya.

Bu fiyatları, devletimizin resmi kurumunun (Sağlık Bakanlığı) kabul edemeyeceği malum. Fakat ilerleyen yıllarda, rekabetin de katkısı ile tedavinin mantıklı rakamlara ineceğini düşünüyorum. Kanseri uzun yıllar tedavi etmenin de büyük bir maliyeti var. Bu ikisinin başa baş geldiği (ortalama tedavi süresi x ortalama tedavi maliyeti = Yeni tedavi maliyeti) noktasında, tedavi sağlık bakanlığı tarafından kabul edilecek ve uygulanacaktır. Ve tabi, bu yıllar alabilir.

Son kontrollerime gittiğimde, doktorum Figen hanım, ülkemizden de bazı hastaların (ileri düzeyde, 4. -5. seviyede lösemi hastalarının) deneme gurubuna dahil edildiğini ve klinik testlerin yakında başlayacağını, heyecanlı olduklarını söylemişti. İlacın adını da söylemişti ama aklımda kalmamıştı.

İlaçtan bu ayki Populer Science (türkçe, 5 TL) bahsedince, bende jeton düştü. Aslında çok kısa bir yazı ve pek bilgi vermiyor, isterseniz alıp okuyun. Ama konuyu bana hatırlattı. Ben de, internetten biraz araştırdım ve bunları öğrendim. Bu çok yeni, çok taze gelişmeleri size de duyurayım istedim.

Bu arada, geçen hafta düşüp bileğimi kırmayı başardım. Neyse ki, küçük bir kırık, alçıya almadılar. Kırık bilekle dolaşırken küçük bir trafik kazası da geçirdim. Bu sıralar başımda bir kara bulut dolaşıyor ama hayırlısı...

Ayağınızı sıkı basın. Az kaldı.

Linkler:
https://www.pennmedicine.org/news/news-releases/2017/august/fda-approves-personalized-cellular-therapy-for-advanced-leukemia

http://www.onclive.com/web-exclusives/novartis-sets-a-price-of-475000-for-car-tcell-therapy

https://www.curetoday.com/articles/fda-approves-kymriah-for-pediatric-and-young-adult-all

Blood journal'da, bu tedaviden bahsedilmediğini görmek beni şaşırttı. Ama ben sonuçta mühendisim, doktor değilim. Benden bu kadar 😉



29 Ekim 2017 Pazar

Beslenmenin önemi

Myeloma tedavisinde beslenmenin öneminden sıklıkla bahsediyorum.Fakat bunlar farklı yazıların içinde bölük pörçük kaldı. Biraz toparlasak iyi olur.

İyileşmek istiyorsanız şunları yemeli – içmelisiniz:

Doğal gıdalar. Doğal gıda derken neyi kastediyorum: Tarım ilacına boğulmamış meyve ve sebzeleri  tabi ki. Maalesef artık bulmak zor ya da pahalı. Fakat mümkünse bildiğiniz yerlerden getirtin. (Tereyağı, süt mesela). Biliyorum pahalı ama bir süre organik gıda sertifikası olan ürünleri alsanız iyi olur. Özellikle ağır tedaviler görme aşamasında.

Kendi yaptığınız ekşi mayalı ekmek. Ununu, yerli tohumdan çekilmiş almalısınız. İnternette bulursunuz. Adresinize gönderiyorlar, pahalı değil. Ekşi mayayı bulamazsanız, kendiniz de yapabilirsiniz. İlk başlarda tıkız olabilir, vazgeçmeyin. Zamanla öğreneceksiniz. Ekmeklerin ne kadar doyurucu ve güzel olduğunu görüp şaşacaksınız. Ve fırın ekmeklerini yiyemeyeceksiniz. Ekmek birkaç gün geçtiğinde kendiliğinden küflenecektir. Küflü ekmek yemeyin tabi ki ama bu iyiye işaret.

Kendi yaptığınız yoğurt. Mayanız yoksa, ilk tencereyi probiyotik yoğurtla mayalayabilirsiniz. Sonra, bir sonrakinin mayası olacaktır. Mandıra sütü bulmanız gerekecek. (Kaynatın tabi ki).

Kemoterapi esnasında ASLA değil, ama iyileştikten sonra kendi yaptığınız kefir iyidir. Yalnız yoğun miktarda faydalı bakteri içerdiğini bilin. Turşu ve boza da öyle. Bunlar bağırsakların bozulan düzenini yerine koyar. İshallerden sonra gereklidir. (ya da ilaç alınır).

Paça çorbası. Çok besleyici ve kemikleri güçlendiricidir. Kışın güzel olur. Ama evde kendiniz yapın.
Tamamen temizlenmiş paça almanız lazım. Bazıları yarı temizlenmiş oluyor, uzak durun.

Et içeren tencere yemekleri. Fakat eti abartmayın. Fazla et de kanseri besleyen bir şey. Ama vücudun hayvansal proteine ihtiyacı var. (Yoğurdu bol tüketin).

Bol zeytinyağı. Yemeklerinizi zeytinyağı ile yapın.

Bol balık yiyin. Ama deniz balığı olsun. (Çiftlik balığı değil). Yağlı balıklar daha besleyicidir. Ama kızartmayın. Fırında yapın.

Bunlardan uzak durun:

Sigara ve içki. (Sigara kesinlikle yok, içki minimum miktarda ve bira gibi ağır olmayan içkiler. O da iyileştikten sonra.)

Şeker. Şeker kanseri besler. Hatta kanser yeterli şeker bulamaz ise, proteinden (etten) şeker yapmanın yoluna bile bakıyor. Tamamen kesemeseniz de, azaltın. (Sadece pancar şekeri). Ekmeğin de (karbonhidratlar) şeker olduğunu bilmelisiniz. Un ürünlerini azaltın.

Tuz, özellikle kortizon alırken çok zararlıdır. İyisi mi, azaltın.

Uzun süre dayanacak şekilde proses edilmiş et ürünlerini almayın, yemeyin. (Sosis, salam, sucuk.. vb.) İçlerinde bakteri üremesin diye aşırı miktarda koruyucu var. Sucuğu bildiğiniz bir kasap içine koruyucu doldurmadan yapıyorsa, ne ala…

Renkli ya da değil, kola, gazoz vb. meşrubatlar. (Meyveli sodalar da içilmemeli)

Yapay tatlandırıcılarla yapılmış her şey. (Yiyecek ya da içecek).

Cicili bicili ambalajlarda satılan her türlü gıda ürünü. (Cipsler, bisküviler..vb.) bunların içinde ciddi miktarda koruyucu madde var.

Genetiği değiştirilmiş ürünler. Artık maalesef ülkemizde denetim hak getire. (Bırakın denetimi, neredeyse yerli tohum barındırmak suç haline geldi). Hemen hemen tüm tohumlar GDO’lu. Özellikle mısır, buğday ve pirinç. Bunlardan uzak durun. Yerli tohumları araştırın. Anadoluda yerli tohumları korumaya ve çoğaltmaya çalışan, bunlardan üretim yapan işletmeler var. İnternetten onları bulup, sipariş verebilirsiniz. Hem de destek olmalısınız ki yerli tohumlar yaşasın.

Makarnalar da bu GDO'lu buğdaylarla yapılıyor. Dikkat edin.

Margarin. Asla yemeyin.

Aluminyum tencerelerden kesinlikle uzak durmalısınız. Emaye tencereleri de pek tercih etmeyin. Çelik tencere kullanın. Cam da sağlıklıdır. Plastik kapları da tercih etmeyin.

Kızartmalar. Az miktarda ve iyileştikten sonra.

Mikrodalga fırın asla kullanmayın. Eve sokmayın.

Bolca ilaçlanan meyveler. Özellikle üzüm. Elma, armut gibi meyvelerin kabuklarını yemeyin. Benim bünyem artık hızla kızararak tepki veriyor, oradan anlıyorum.

İçinde aluminyum olan deodorantları kullanmayın.


Ve diğer önemli bir konu:

Negatif insanlardan ve konulardan uzak durmaya çalışın.   Stress düşmanınızdır. Yaşama arzunuzu kaybetmemeniz, iyileşmeyi arzu etmeniz lazım. Eğer burada yazdıklarımı da uygularsanız hızla iyileştiğinizi göreceksiniz.

Unutmayın: İlk şart iyileşmeyi arzulamak. Yoksa, ne yapsanız boş, ne isterseniz onu yiyin.


NOT: Bu GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) konusu, tüm dünyada kanser patlamasına yol açtı. Buna rağmen çok uluslu şirketler, bu kadar insanı beslemek imkansız argümanına dayanarak bunu dünyaya dayatıyorlar. Yukarıda anlattıklarım sadece sizin için değil, tüm sevdikleriniz için geçerli. Siz dikkat edin ama çevrenize de bunları anlatın. Kanser inanılmaz bir hızla yayılıyor ve bu da işlerine geliyor.


Biliyorum, katkıda bulunmayı pek sevmiyorsunuz. Ama sizin de önerileriniz olabilir. Olmalı değil mi. Hiç yaşadığınız, öğrendiğiniz bir şeyler yok mu? Yazın da hepimiz öğrenelim.

Herkese sağlıklı bir kış diliyorum. Hasta olmamaya dikkat edin.


14 Temmuz 2017 Cuma

Metin Hara - Adriana Lima aşkı

Eh... Biraz da magazin ... Hep can sıkıcı konulardan bahsedecek değiliz ya!..

Peşin söyleyeyim: Adriana Lima hakkında hiç bir fikrim yok, ama Metin Hara'yı tanırım.

Nasıl mı? Anlatayım:

Benim myeloma teşhisim 2006 yılının Ekim ayında kondu. Myelomanın ne beter bir şey olduğunu öğrendikten sonra, bir psikolojik bunalımın tam ortasına düştüm. Ortasına ne kelime, bir çukurun ta dibine diyelim.

Ne benim, ne de eşimin ağzını bıçak açmıyordu. Çok az zamanımın kaldığımın bilincindeydim. 13 yaşında bir oğlumuz vardı. O ne olacaktı? Kendime ait küçük bir şirketim vardı. Peki ya o? Çalışanlar ne olacaktı? İşler? Üzerime aldığım işleri nasıl tamamlayacaktım? Çalışmaya devam edebilecek miydim? Nasıl ölecektim?

Ve o dayanılmaz ağrılar... Kortizonun verdiği delilik... Çılgın düşünceler...vs..vs..


Derken benim spritüel konulara pek bi meraklı yeğenim telefon etti. Biraz da çekinerek, "Amca, sana birini göndereceğim. Biliyorum böyle şeylere inanmazsın, hem de kızarsın. Ama bu adama bir şans ver. Beğenmezden bir daha çağırmazsın. Ama benim hatırım için bu sefer karşı çıkma" dedi.

Eh... Peki dedim. Zaten kimseyle didişecek halim yoktu.

Bir kaç gün sonra, akşam sekiz- dokuz civarında, genç bir çocuk çıktı geldi. Şifacıymış. Metin Hara ile böylece tanışmış olduk.

Sevimli bir çocuktu. Biraz insanın kendini iyileştirme gücünden bahsetti. Açıkçası sıkıldım, bu laflara karnım tokdu. Neyse bu kısmı kısa tuttu. "Şimdi size biraz enerji vericem" dedi. Peki ne yapmam gerekiyor diye sordum.. Hiçbir şey, uzanın yeter dedi.

Ben de kanepeye uzandım. Bir süre, ayakta ellerini birbirine dayadı, gözlerini kapadı ve yoğunlaşır gibi yaptı. Sonra da ellerini bedenimin üzerine doğru açtı.

O anda, gerçekten güçlü bir enerjinin (enerji diyorum, çünkü başka türlü tanımlamaya imkan yok) bedenimin her hücresini sardığını hissettim. Öylesine yoğundu ki, salonda bulunan eşim de etkisi altına girdi. Hatta salonda bulunan ve meraklı gözlerle bizi izleyen kedimiz, delirmiş gibi davranmaya başladı. Çılgın gibi oradan oraya koşuyordu. Bir şeyleri devirmeden, zor bela salondan dışarı atıp, kapıyı kapattık. Oysa çok sakin bir kedidir.

Neyse, bu enerji verme işi yarım saat kadar devam etti. Bittiğinde sersemlemiştim. Doğrusu, çok ama çok şaşırmıştım. Açıkçası böyle bir şey beklemiyordum. Bittiğinde, bundan sonra ne olacak diye sordum. Siz isterseniz bir hafta sonra tekrar geleceğim dedi. Peki dedim. İlginç bir şeydi sonuçta, belki de faydalı olabilirdi.

O gece sızdım kaldım.

Açıkçası bu enerji işinin etkisi hakkında şüphem yoktu ama hastalığıma iyi gelip gelmeyeceği konusunda şüphem vardı. Ne var ki,  haftalık seansları bekler hale gelmiştim.

Sonra, Metin'in verdiği bir kursa katıldık. (Açıkçası bu kısımları iyi hatırlamıyorum, epilepsi bir kısmını temizlemiş. Eşim  hatırlattı.) Metin bize tuhaf şeyler yaptırdı. Gidin ağaçlara sarılın, onlardaki yaşama gücünü alın dedi örneğin (komik manzaraları tahmin edersiniz). Bedenin enerji bağlantı noktalarını, çakraları tanıttı. Ya da -sadece isteyerek- yumurtaları dik tutabileceğimizi öğretti. Belki başka şeyler de öğretmiştir, tam hatırlamıyorum, ama öğrettiği en önemli şey şuydu: "Yeterince istersen yaparsın". Bu inanç, benim hastalığı yenmemde önemli bir dönüm noktası olmuştur.

Sonrasında yollarımız ayrıldı. (Çünkü eve gelişi, seansları pahalıydı). Biz de eşimle Reiki kurslarına gittik, Reiki yolunu tercih ettik. Sonra yoga falan derken, hayatımızda ne reki, ne de yoga kaldı. Aslında yoga'yı özlemle hatırlıyoruz. Çok faydasını gördük ve tekrar yapmak istiyoruz. Bu gün hala reiki'yi aniden gelen krampları, sancıları gidermek için kullanırız.

Aklımızda Metin ile ilgili kalanlar şunlardı: 1- Sevimlidir 2- Ticaridir, işini bilir 3- Çok yeteneklidir.

Şimdi, yani 11 yıl sonra, ben başka bir anlayış düzeyindeyim. Artık böyle şeyler beni çok şaşırtmıyor. Olumlu ve olumsuz enerji akışlarını, çakraları, negatif ve pozitif enerji yükleyen olayları, insanları biliyorum, tanıyorum. Tıbbın her şeyi bilmediğini, bilmesinin gerekmediğini de biliyorum. Çok şey denedim, çok okudum, çok yol aldım. Hayatın yaşama enerjisi ile dolu olduğunu, insanın kendi payını alması, dengelerini kurması ve koruması gerektiğini düşünürüm. Çok da faydasını gördüm. Bu blog da da arasıra bahsederim ama tam bir sessizlikle karşılanır. (Dine mugayir olmasın? Anneannemin deyimiyle). Herkes ahlayıp vahlamayı tercih eder.

Sonuçta bu genç, hırslı ve yetenekli adamın, benim iyileşmemde payı oldu. Bunu inkar edemem. Çıkardığı kitapları beğenmiyorum, o ayrı. Ama bir çok insan beğenmiş anlaşılan, iyi sattılar.

Son numarası (Adriana Lima'yı tavlamak) ise en büyük başarısı olarak görünüyor. Oysa değil. Bir çok insanın hayatını değiştirmiştir, bu çok daha büyük bir başarıdır. Ben Metin'i tanıyorsam, kadının üzerine güçlü bir enerji salmış olmalı. Bunu yapacak gücü vardır :) Helal olsun, hakkıdır.

Kıssadan hisse : Önyargılar kötüdür + Muhafazakarlık matah bir şey değildir + İsterseniz yaparsınız + Dünya hayat enerjisi ile doludur, almak isteyene verilir + Arayan bulur , karıştıran öğrenir + Ağlayıp sızlayan bir şey kazanmaz.

NOT: Bu bir reklam yazısı değildir. Zaten Metin artık çok sosyetik oldu, zamanı da (malum) dar olmalı. Sadece yaşadığımı yazmak istedim.

NOT2: Kimseye ihtiyacınız yok. Düşünerek ve okuyarak bir çok şey öğrenebilirsiniz.


30 Haziran 2017 Cuma

Bir tavsiye: organikbahce

Bildiğiniz gibi bu blog 10 yıldan fazladır yayında. Bu süre zarfında blog'da hiç bir reklam görmediniz. Olsa olsa kendi doktorlarımın adını vermişimdir, o da sık sık sorulduğu için.

Hatta Google sık sık bana mesaj göndererek blog'a reklam almak isteyip istemediğimi sorar. Ben de 10 yıldır  kararlılıkla "Hayır" derim. Bu blog'un kar maksadı ile kullanılmasına karşıyım.

Ama bu gün ilk defa, bir yakın dostumun, en sevdiğim arkadaşımın bir çalışmasını size tanıtmak istiyorum. Bu adam (Alemdar) benim ODTÜ makina'dan arkadaşım. Yıllarca endüstride üst düzey görevlerde bulundu. Bir kaç yıl önce de emekli oldu ve Adapazarı civarında 20 dönüm arazi aldı. Bu arazide organik tarım yapıyor.

Fakat öyle titiz ve dürüst bir adam ki, bir gram zirai tarım ilacı kullanmamak, tamamen organik - doğal ilaçlarla ürün yetiştirmek için deli gibi çalışıyor. Ben de bu vesile ile organik tarımın ne kadar zor olduğunu gördüm, anladm. O kadar çabanın sonucunda, ortada pek fazla ürün yok. Malum; Genetiği değiştirilmiş tohumlar değil, verimi düşük yerli tohumlar kullanılıyor. Zirai ilaçları gürül gürül basamıyorsunuz, hatta damlası bile toprağa değmiyor. Sürekli elde hazırlanan doğal şerbetler kullanılıyor. Böcekler de doğal ürünleri yemek için sırada bekliyor tabi ki.

Gübre de aynı şekilde... Doğal gübre peşinde koşan, koşmak ne kelime içinde debelenen zeki ve çalışkan bir adam...

Ona bakarken, "şu dünya ne garip" diye düşünüyorum. Bir tarafta şişkin egoları, afra tafraları ile laftan başka bir şey üretmeyen gereksiz tayfası. Öbür tarafta, işini asla küçümsemeyen, pek bir para kazanmadığı halde deli gibi çalışan, işini büyük bir ciddiyetle yapan, organik adı altında yapılan soytarılıklara inat, tüm kurallara - prosedürlere uyan bir üretici... Ve burası öyle bir memleket ki, çok az insan bunun kıymetini biliyor. Laf üretenler rağbette.

Her neyse... Eğer gerçek organik meyve - sebze almak isterseniz, instagramdaki "organikbahçe" sayfasını görmenizi tavsiye ediyorum. Alemdar siparişi aldıktan sonra yurdun her tarafına koli ile ürün gönderiyor.

Instagram'a girdikten sonra organikbahçe adıyla aratın ya da web sayfasına bakın. İş başından aşmış olduğu için web sayfası ile pek uğraşamıyor. Yine de isterseniz  buradan bakabilirsiniz. Instagram'dan bakmak daha iyi. Ya da çakın telefonu: 0532 2933901







      Sağlıklı günler diliyorum...


24 Haziran 2017 Cumartesi

Şeker / Ramazan bayramınız kutlu olsun

Çocukluğumun bayramlarını çok özlüyorum...

İnsanların bu kadar hırs ve sinir küpü olmadığı bayramları...

Herkesin pek bir süslendiği, kendine özendiği, ailelerin bir araya geldiği, akşam sofralarında eğlendiği bayramları...

Yaşlıların pek bir saygı gördüğü, limon kolonyalı mendillerin ve lokumların çocuklar için hazırlandığı mis kokulu bayramları...

Şimdi halimize bakın... Herkes delirmiş gibi para, güç ya da gösteriş - israf peşinde. Herkes birilerine diş biliyor....

Oysa myeloma ile boğuşanlar hayatın ne kadar kıymetli, ne kadar kırılgan olduğunu bilirler değil mi?

Bizi bu duruma siyaset esnafı ve din tüccarları getirdi... Hem ceplerini doldurdular, hem aynı kaderi paylaşan kardeşleri birbirine düşman ettiler, hem de bu ülkeyi kapitalizmin kölesi, sömürgesi yaptılar.

Dolayısıyla, tıpkı kavunun çürük tarafını ayırır gibi, onları itinayla bir kenara ayırıyorum.

Ve geride kalan tüm samimi inançlı kardeşlerimin ramazan - şeker bayramını yürekten kutluyorum. Allah'ın bize sağlıklı, mutlu günler nasip etmesini, yardım etmesini diliyorum.

Bu karanlık dönemin bitmesini, eski huzurlu günlerimize dönmeyi, kimsenin kimseye ilişmediği, taciz etmediği, inancını gönül huzuruyla yaşayabildiği günlere dönmeyi Allah'dan niyaz ediyorum.


13 Haziran 2017 Salı

Myeloma için yeni tedaviler: T CELL (T hücre) ve Kontrol İnhibütörleri

Madem sordunuz, ben de T Cell (T Hücre) tedavisi ne durumda, bir göz atayım dedim. Gerçekten büyük ilerlemeler varmış.

Fakat onları anlatmadan önce bazı bilgiler vermekte fayda var. Bu güne kadar kanser tedavisinde (tabi ki bu myeloma için de geçerli) hep semptomları, yani ortaya çıkan sonuçları, hasarı durdurmaya ve tedavi etmeye yönelik bir çaba olagelmiştir. Zira kanser, tahminlerinizin çok ötesinde "zeki" bir düşman. Kanser bir hücreyi ele geçirdiğinde, öncelikle hücrenin genetik yapısını ele geçiriyor ve kendini ölümsüz kılıyor. (Evet, bu doğru). Sonrasında, hücreye kendini (yani kanserli hücreleri) hızla ve sınırsız sayıda kopyalaması emrini veriyor. Ve bunlara ek olarak, vücudun bağışıklık (savunma hücreleri) kendine saldırmasın diye çeşitli gizlenme yöntemleri geliştiriyor. Bu gizlenme yönteminin başında da, savunma hücresi onu araştırmaya geldiğinde, kendinin ASLA bir kanser hücresi değil, aksine pek bir düzgün hücre (pamuk helva?) olduğuna ikna edecek bazı kamuflaj malzemeleri (kimyasallar) kullanması geliyor.

Nedense aklıma bizim siyaset geldi….

Her neyse. Bu şeytani zeka ile baş edebilmek için, bilimin uzun bir süre sabretmesi gerekti. 2015 yılı sonunda, sayın Aziz Sancar'a neden Nobel ödülü verdiler biliyor musunuz? (Boşuna vikipedi'den bakarım diye düşünmeyin, vikipediye erişim yasaklandı, ben söyleyeyim). "Kanserle mücadelede DNA onarımı" konulu çalışmalarından dolayı. Ben kendi ağzından açıklamasını dinlemiştim; Adam, yaptığı işin büyüklüğünü iki cümlede özetleyiverdi. Hatırladığım kadarı ile dedi ki: "Yakın zamana kadar, biz çok etkili elektronik mikroskoplar geliştirmiştik, fakat bunlarla hücrenin içine baktığımızda, hücre ölüyordu. Biz hücreyi öldürmeden içinde ne olup bitiyor, bakmayı başardık."

Bu kadar kompleks konuları bu kadar basit anlatıvermek sadece çok zeki adamların harcıdır.

Dolayısıyla, yaptığınız işlerin hücrede nelere yol açtığını, işleyişini nasıl değiştirdiğini gözleyebilmek, ancak birkaç yıldan beridir mümkün. Bunu bir kenara yazalım.

Tabi asıl inanılmaz gelişmeler epigenetik konusunda oluyor. Nedir epigenetik? Fazla detaya girmeden anlatmaya çalışayım: Her bir hücremizde 20,000 den fazla gen var. Her biri kendi içinde bir dizi bilgi taşıyor. Bunları uzuuun barkodlar gibi düşünebilirsiniz. İşte bu kodlar, hücrenin nasıl davranacağını net olarak belirliyor. Hücre bu kod da ona belirtilen direktifler doğrultusunda faaliyette bulunuyor, kimyasallar salgılıyor. Biz de bunların toplamı olarak görünüyor ve davranıyoruz... Yaşıyoruz yani.

Fakat, aynı insan toplumlarında olduğu gibi, gen toplumlarında da bütün genler eşit değil. Bazıları "daha eşit". Bazı genler (epigenetik kontrolünden sorumlu olan genler, bir başka deyişle kontrol odası) diğer genleri açıp - kapatarak bazı özellikleri devreye alıyor ya da susturuyor. Örneğin, kimimizi esmer, kimimizi sarışın yapıyor. Bazılarını uzun boylu, kimisini kısa yapıyor…vb. Kullanılmayacak genleri susturuyor. Ya da bazılarını daha aktif yapıyor. Ve bu kontrolcü genler, kalıtım yolu ile yeni kuşaklara da aktarılıyor. Bazı özellikleri atalarımızdan alıyoruz. Örneğin, huylarımız babamıza değil ama dedemize benzeyebiliyor. Ya da bizim seçimlerimiz, yaşadığımız çevre, hayat şartları, gen yapımızı değiştiriyor ve bunu çocuklarımıza aktarıyoruz.

O halde, içimizde yaşayan ve bizi (bedenimizi) geçici - taşıyıcı olarak kullanan ölümsüz bir varlıktan söz edebilir miyiz sizce? Ne dersiniz.

Kanser de işte bu kontrolcü genleri (yönetimi?) ele geçirip, kendini ölümsüz kılabilen akıllı bir varlık.
Bilim, gen araştırmalarının (genetik biliminin) gelişmesi ile bu karmaşık yapıyı yeni yeni çözebildi ve dünyanın uygar ülkelerinde kilise yapma yarışı değil, ama epigenetik yapıları çözme yarışı var. Neden? Şimdi anlayacaksınız:

Kanser nasıl genlerin kontrolünü başarıyor ise, biz de başarabilir miyiz? Soru bu. Örneğin, bağışıklık hücrelerinin aldatılmamasını sağlayabilir miyiz? Bağışıklık hücremiz nasıl anlayabilecek onun sahtekar bir kanser hücresi olduğunu?

Bunu yapabilmek için iki yeni yöntem var:

1- Kontrol inhibütörleri (yeni tür ilaçlar)
2- Özel eğitimli savaşçı hücreler (T hücreler)

Bu iki yöntem de bu gün kullanılan tedavilerden çok farklı. Bu gün kullanılan ilaçlar, kanserli olan - olmayan hücre ayrımını iyi yapamıyor. Dolayısıyla ortalığı yakıp yıkıyor. Kurunun yanında, yaş da yandığından, bedenimiz büyük hasar görüyor. Biz de tedavi mi oluyoruz, sopa mı yiyoruz anlayamıyoruz. Ciddi yan etkilerle uğraştığımız gibi, asıl düşman hiçbir zaman tam olarak yok edilemiyor. Tüm ümidimiz bir ateşkes. O da ne kadar sürer? Belli değil.

Oysa yeni ilaçların, tedavilerin amacı diğer hücrelere zarar vermeden sadece kanserli hücreleri yok etmek. Bu hem etkiyi çok arttırıyor, hem de yan etkileri minimize ediyor.

1- Kontrol inhibütörleri (yeni tür ilaçlar)

İlk yöntemde (kontrol inhibütörleri), kanserin sahtekarlığını önleme çabası söz konusu. Örneğin, aşağıdaki figürlerde görüldüğü gibi, bağışıklık hücresi (bizim asker) kanser hücresine gelip kimlik ya da şifre soruyor. Kanser hücrelerinin kullandığı birkaç şifre var, bunlara tabi ki şifre değil, protein deniyor. (şifreyi ben uyduruyorum). Örneğin PD-1/PD-L1 ve CTLA-4/B7-1/B7-2 proteinleri bunlardan bazıları. Bağışıklık hücresi sorguya geldiğinde, kanser hücresi ona PD-L1 proteinini gösteriyor. Bağışıklık hücresi de elindeki PD-1 proteinini çıkarıyor. Bu ikisi, mükemmelen birbirine tamamlandığından (bir el sıkışma gibi düşünebiliriz), bağışıklık hücresi dönüp gidiyor. Peki göremezse? Kanser hücresini perişan ediyor, parçalara ayırıyor.



Bu durumda bir ilaç yapsam ve hem kanser hücresinin proteinini (PD-L1) hem de bağışıklık hücresinin proteinini (PD-1) geçersiz kılsam? Ne olur? Bu el sıkışma olmaz. Sonuç da, kanser hücresi için kötü olur.

Peki var mı böyle ilaçlar? Artık var. Uzun yıllardır deneme safhasındaydı ama artık yavaş yavaş piyasaya çıkmaya başladılar. Belki biliyorsunuz, bu işlerde patron Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA). İlacın piyasada görünmesi için onun onayı şart ve o da kolay kolay onay vermiyor. İlacın yan etkilerinin yeteri sayıda denekte denenmiş olması, belli bir başarı oranını yakalamış olması ve yan etkilerinin tolere edilebilir ya da tedavi edilebilir olması gözetiliyor. Bu nedenle bu izinleri almak yıllar sürebiliyor.

Sözün kısası FDA yakın zamanda melanoma, lenfoma, akciğer kanseri ve mesane kanserinin de aralarında olduğu bir dizi kanser türü için bazı ilaçları onayladı. Hatta FDA bu mayıs ayı içinde, Keytruda ( pemrolizumab) isimli bir ilaca da onay verdi ki, bu ilaç kanser türünden bağımsız olarak, çocuklarda ve yetişkinlerde, genetik bozukluğa bağlı olan tümörlerin tedavisi için kullanılacak. İlaç firmaları arasında bu konuda bir yarış var.

Tabi ki myeloma için de, hangi proteinlerin etkin olduğu ortaya çıkacak ve yeni ilaçlar gelecektir. Buna şüphe yok. Asıl sorun (mekanizmanın nasıl çalıştığının anlaşılması) aşıldı ve bu aşamada Aziz Sancarın mikroskobu da büyük rol oynadı.

2- Özel eğitimli savaşçı hücreler (T hücreler)

Burada tamamen farklı bir mantık var. T hücreleri, sizin bağışıklık hücreleriniz. Sizin kanınızdan ayıklanarak alınıyor, gen yapıları ile oynanıyor. Ona yeni savaş taktikleri, komutlar yükleniyor ve bu prototipten milyonlarcası (bir ordu) üretiliyor. Sonra… Kana geri veriliyor. Ve savaş başlıyor.

Peki var mı böyle tedaviler? Var. Son olarak iki farklı firma FDA'dan  onay aldı. Biri lenfoma diğeri de lösemi için. Myeloma için olan çalışmalar henüz klinik seviyede, yani ilaç olarak piyasaya çıkmadı ama denenmekte. Örneğin myeloma testleri için, aşağıdaki resimde aynı hastanın tedavi öncesi ve sonrası PET Scan görüntüleri var. Sonuç inanılmaz görünüyor. Myeloma önemli ölçüde temizlenmiş… Çoğu hastada başarılı sonuç alınmış ve hastalık "tam baskılama - complete remission" seviyesine çekilmiş. Yine de sonuçların iyileştirilmesi için çalışıyorlarmış .

Bu aslında çok zor ve riskli bir iş. Bu agresif orduyu kontrol altında tutmak, sadece kanser hücrelerine saldırtmak çok çok hassas bir gen programlaması gerektiriyor. Bu da ileri teknoloji ve bilgi demek. Genlere doğrudan müdahale etmek nelere yol açar? Unutmayalım ki, şempanze ile insan arasındaki gen farklılığı %2. Öhöm.. bilmem anlatabildim mi? Genlerle oynamak çok ciddi sonuçlara yol açabiliyor ve daha kötüsü arızalar hemen değil, zaman içinde ortaya çıkabiliyor. Yine de bu tedavi hastalığa kesin çözüm gibi görünüyor.

Aynı "ayarlamaların" hücre ömrünü uzatmak, hatta ölümsüz kılmak için yapılabileceğini belirtmeme gerek var mı? Zaten çok yakında, spesifik bir organı hızla tedavi eden (örneğin göz, böbrek), ya da yaşlanmayı yavaşlatan - durduran - hatta geri çeviren (gençleştiren), zekayı arttıran ilaçların gelmesi bekleniyor. Evet, bu gerçek, şakası yok.

Şüphesiz bunlar çok maliyetli çalışmalar ve sonuçları öncelikle zenginlerin kullanımına sunulacaktır. Amerika'nın en zengin adamları kurdukları gen araştırma şirketlerinde bu konuya yoğunlaşmış durumdalar ve inanılmaz paralar harcıyorlar. İlaçları da ucuz olmayacaktır. Fakat zaman içinde, ilk yatırım maliyetleri çıkarıldıktan ve rekabet ortamı sağlandıktan sonra, bu ilaçların ucuzlaşması beklenebilir. Ölümsüzlük iksiri kapının ardında yani.

Şahsi kanaatim bir beş yıl içinde myelomanın yenileceği ama başlangıçta bu tedavilerin çok pahalı olacağı şeklinde. Yine de bir kanser hastasının devlete olan maliyeti göz önüne alındığında, devlet tedavi masrafını göze alabilir. (Mali açıdan daha akıllıca olabilir). Oysa gönül bu araştırmaların ülkemizde, üniversitelerimizde, devlet destekli kurumlarımızda yapılmasını arzu ediyor. Rusya, Hindistan, Küba'da olduğu gibi.

Bazılarınız diyebilir ki, "her seferinde beş yıl diyorsun, gelmedi şu beş yıl..". Hayır geldi aslında. Diğer ilaçlardan, tedavilerden sonuç alamamış, ağır durumdaki hastalar bu tedavileri alıyor şu anda Amerika'da. Üstelik sadece Amerika da değil, Çin'de de benzer araştırmalar var. Aynı bilgi ve teknoloji düzeyindeler. Kimbilir benim bilmediğim ne çok laboratuvar, araştırma enstitüsü var çeşitli ülkelerde. Kimse boş oturmuyor. Birer ikişer çalışmaların sonucu ilaca, tedaviye dönüşmeye başlıyor.

Eloğlu, iki önemli problemle (ortalama yaşam süresinin aşırı uzaması ve robot teknolojisinin iş gücüne katılması) nasıl baş edeceğini düşünüyor. Yakın gelecekte meslekler, iş yapma şekilleri, eğitim radikal şekilde değişecek. Aslının fonksiyonlarını aynen yerine getiren yapay organlar kullanmaya başlayacağız. Ağrıyan diz eklemlerimizi , polikarbon diz eklemleri ile değiştirip, iflas eden böbreğimiz yerine kendi kök hücrelerimizden laboratuvarda büyütülen yeni böbreği takdırabileceğiz örneğin. Şimdi masal gibi gelen tüm bu gelişmeler bir kaç yıl içinde hayatımıza girecek.

İşin acı yanı şu: Biz bu bilgi ve teknolojilerin üreticisi değil, müşterisi konumunda olacağız. Gittikçe bozduğumuz eğitim sistemimizle, okullarımızla uygar dünyadan daha da dışlanacağız. Fizik, matematik, kimya, biyokimya, quantum fiziği, quantum biyoloji, astronomi, gen bilimi, mantık, felsefe... Bu kavramlara zaten yakın değildik, artan bir hızla da uzaklaşıyoruz. Hala zeytinlikleri kesip maden çıkarırsak kalkınırız diye düşünenler var. (Ya da başka hesaplar var). O kadar uzağız ki medeniyetten, medeni dünyadan... Bedelini çok ağır ödeyeceğiz... Neyse… Burada sussam iyi olacak galiba.

İşte T-Cell işi böyle. İngilizce bilenler, faydalandığım sitelere göz atabilir:


Kaynaklar:
https://www.cancer.gov/news-events/cancer-currents-blog/2017/car-t-cell-multiple-myeloma

https://www.cancer.gov/Common/PopUps/popDefinition.aspx?id=CDR0000772606&version=Patient&language=English

https://www.whatisepigenetics.com/what-is-epigenetics/

http://www.asco.org/about-asco/press-center/news-releases/car-t-cell-therapy-sends-multiple-myeloma-lasting-remission


7 Haziran 2017 Çarşamba

Yaz için tavsiyeler


Değerli dostlar. Yaza girerken size bazı tavsiyelerde bulunayım dedim. Bunları sağdan soldan öğrenip ahkam kesmek için yazmadım. Ben bizzat uygulamaya çalışıyorum ve çok faydalı olduğunu düşünüyorum.

1- Derinize sinek kovucu ilaçlar sürmeyin ve yatarken sinek kovan tabletler kullanmayın. Bunlar tarım ilaçlarında bulunan kimyasalları içeriyor. Derinizden emilecek ya da solunum yoluyla vücudunuza girecek ve emin olun başınıza bela olacaklardır. Bunun yerine eşim bedene sürmek için: 1 bardak su içine 5 damla limon yağı + 10 damla nane yağı koyarak bir karışım yaptı. İlk denemede en az 3-5 sivrisinek sokması ile geçecek gecede 1 şişlenme ile atlattık. Şans mı, işe yarıyor mu bilmiyorum, göreceğiz. Şimdi bunu sprey şeklinde püskürtmek için bir plastik şişe arıyoruz. (Bu zor olmasa gerek). Bir başka formül daha varmış: Herhangi bir krem içine lavanta yağı ekleyip vücuda sürmek. Bunu henüz denemedik.

Yatarken sivrisinekten korunmak için de, sivrilerin geldiği yolların üzerine okaliptüs yağı konulan küçük tablalar (küçük kül tablası, çay tabağı ya da biten mumların aluminyum kapları gibi… yada her neyse işte) bırakmak ve 1 bardak üzüm sirkesi bırakmak öneriliyor. Bunları deneyeceğiz. Bir diğer öneri de elektrikli tablet yuvalarına her gece aynı sivrisinek tableti koyar gibi (onun yerine) bir zakkum yaprağı koymak. Bunu da henüz denemedik.  Son birkaç senedir açık havada otururken ortadan kestiğimiz limona karanfil saplıyor yakınımıza koyuyoruz. Tam önlemese bile faydası olduğunu düşünüyoruz. Burada bahsedilen yağların hepsi aktarlarda satılıyor ve bu tabletlerden çok daha ucuz.

Tüm bunları bilmenize rağmen, yavaş yavaş zehirlenmeye razı iseniz ve paranız bolsa, ve gece tablet koyarak sinekten korunacaksanız, sinek kovma tabletleri ya da sıvıları yatarken başınıza çok yakın durmasın bari. Bunlar prize takılı iken cam aralık kalmalı. (Camda sineklik olmalı tabi ki).

Ara sıra beni yiyen sivrisineğin bol Talidomid'li kan ile ne yaptığını da merak etmiyor değilim doğrusu. Gözlemim şu ki, duvarda öylece hareket edemeden kalıyorlar.

2- Benzer şekilde artık sebze ve meyvelerin çoğu ÇOK FAZLA tarım ilacı içeriyor. Bizzat şahidim, tarlalar gereksiz yere, aşırı miktarda ilaçlanıyor. Hiçbir kontrol de yok. Abim ziraatçidir, o hep söyler; "Aşırı ilaçlamada tarım ilaçları bitkinin içine, köküne, her zerresine girer, yıkamakla da kurtulamazsınız." der.  Belki bir nebze faydası olur, pazarda halden gelen mallardan ziyade köylülerin getirdiği sebze-meyveyi (bulursanız) tercih edin. Çünkü halden gelenlerde uzun süre dayanmaları ve az fire vermeleri için daha fazla kimyasal müdahale oluyor. Kurtların yediği, zedeli olanları tercih edin.

Sadece tarım ilacı olsa... Bir de acaip gübreler var. Meyvenin - sebzenin tadında bir farklılık sezerseniz yemeyin. Örneğin eşim geçen kış İstanbul Kartal organik pazarından brokoli almış. Çok da güzel pişirdi. Bir çatal aldım ve balık tadını fark ettim.  Olduğu gibi çöpe attık. Evet balık tadı… Çünkü balık artıklarından yapılan gübreyi kullanıyorlar. Bir organik pazar için yüz karası. Neyse ki iki hafta sonra tezgahı kapattılar. (Aksi halde bir daha asla o pazara gitmeyecektik).  Bu balık tadını gittikçe daha sık alır oldum. Oysa, bilimsel olarak son derece sakıncalı. Bitkilere, hayvansal protein vererek gen yapılarını bozuyorlar.

Çoğu kez kurtarmaz ama kabuklu meyvelerin kabuklarını derince soyarak yiyin. Üzümün en fazla ilaçlanan meyve olduğunu da unutmayın. Valla, meyve'den de soğuttular.

İşin özü dostlar, tarım ilaçlarından uzak uzak uzak durun.

3- Koltuk altına sürülen deodorantlardan da uzak durun. Bunların içinde aluminyum var ve vücut için zararlı. Yerine, ter kokusunu önlemek için karbonatı ıslatıp koltuk altına koymak eskiden beri kullanılan bir yöntemmiş. Ya da lavanta yağı, zambak yağı gibi yağlar içine karbonat konup sürülebiliyormuş. Biz henüz denemedik ama deneyeceğiz.

4- Taze sarımsak mevsimi geçti gibi ama bulursanız kaçırmayın. Taze ya da değil, özellikle canınız çekiyorsa (vücut neye ihtiyacı varsa size bildirecektir)  salata ve cacık içinde bolca sarımsak yiyin. Doğal antibiyotik olduğundan, bakteriyel enfeksiyonlara karşı sizi korur. Soğan da önemli bir C vitamini kaynağı ve antibiyotikdir. Onu da bolca yiyebilirsiniz. Gerekli gereksiz (ilaç) antibiyotik yutmayın. Her ateşiniz çıktığında, oranız buranız ağrıdığında doktordan antibiyotik yazmasını istemeyin. Aldığınız antibiyotiğin bağırsaklarınızdaki hayatı yerle bir ettiğini, faydalı bakterileri de öldürdüğünü, üstelik gerçekten antibiyotik kullanmanız gerektiğinde etkisinin çok azalacağını unutmayın. Hele ki, konu komşudan tavsiye ile, doğrudan eczaneden antibiyotik alarak başınızı ciddi derde sokabilirsiniz.
Ha… ayrıca, kendi yaptığınız ya da satın aldığınız kaliteli elma sirkesini salatalarda bolca tüketin. Bu kadar sarımsak ve soğan yedikten sonra da milleti öpmeye çalışmayın.

5- Denize girmekten korkmayın ama temiz olmasına dikkat edin. Kirli suları renginden anlarsınız. Limanlarda, balık çiftliklerinin dibinde denize girmeyin. Yüzmek, gerçek bir eklem tedavisidir. Havuza asla girmeyin. Virüs-bakteri çorbası olarak düşünün.

6- Hazır dondurmaların içinde doymuş yağlar var. (özellikle palmiye yağı). Bunun yerine evde yaptığınız meyve marmelatlarını derin dondurucuda sık sık karıştırarak dondurun. Harika dondurmalar olduklarını göreceksiniz.

7- Mısır şurubu ya da suni tatlandırıcı içeren gıdalardan, meşrubatlardan uzak durun. Sıvı ya da katı diyet ürünlerini de kullanmayın. Limonu sıkarak, biraz da kabuğunu koyarak yapacağınız limonatalar çok daha güzel olacaktır.

8- Bol zeytinyağı yiyin. Taş değirmen yağı bulursanız onu alın. Piyasada hazır satılan tereyağları saf değil (margarin karışık ve başka katkı maddeleri var). Saf tereyağı bulursanız kaçırmayın ve yemekten korkmayın. Yalnız el yapımı tereyağı alacaksanız, sütten yapılanı değil, yoğurttan yapılanı alın. Böylece sütten geçen virüslerden korunmuş olursunuz.

9- Sadece organik yumurta ya da bildiğiniz köylülerin tavuklarının yumurtalarını yiyin.

10 - Sadece organik ya da bildiğiniz köylünün kestiği tavuğu yiyin.

11- Yoğurdunuzu, kefirinizi kendiniz yapın. Köy sütü ya da iyi bilinen bölgesel markaların günlük sütlerini kullanın.

12- Ekmeğinizi de evde kendiniz yapabilirsiniz, zor değil. (Biz yapıyoruz). Ama tabi ki tam buğday unu ve ekşi maya kullanarak. Tarifleri internette kolaylıkla bulabilir, malzemeleri internetten satın alabilirsiniz. Artık adresinize koli ile hemen gönderiyorlar. Bir alışın, hem zor gelmeyecek, hem de satılan ekmekleri beğenip yiyemeyeceksiniz.

13- Sürekli haber seyretmeyin. Hatta benim gibi yapın, hiç TV seyretmeyin. Bahçeyle, torunla, artık neyi yapmayı seviyorsanız onunla uğraşın.

14- "Oram ağrıyor, buram ağrıyor" diyerek hareketsiz oturmayın. Yürüyün, dolaşın, yüzün, merdiven çıkıp inin. Hareket edin. Bisiklete binmeyin, bizim için çok tehlikeli. Düşmeler, önemli kırıklarla sonuçlanabilir.

15- Boş ve çok konuşanlardan, dertlerini anlatıp duranlardan, dedikoduculardan uzak durun. Sevdiğiniz insanlarla daha çok birlikte olun ama sürekli şikayet ederek de onları bezdirmeyin. Yüzünüz gülsün. Bolca teşekkür edin, onları sevdiğinizi söyleyin.

16- Gerekli gereksiz ağrı kesici yutmayın. Gerçekten gerekiyor ise ağrı kesici alın. O leblebi değil. O kadar masum da değil.

17- Sigara kesinlikle içmeyin.

18- İçki içmeden duramıyorsanız ve hastalığınız remisyonda ise, çok az için ve durmasını bilin. Her içtiğiniz kadeh nöropatiyi (el ve ayaklarda uyuşma - acıma) arttıracaktır.  Ağır ilaçlar kullanıyorsanız, myeloma henüz remisyona girmemiş ise sakın içki içmeyin. İçkiyi ilaçlarla birlikte sakın almayın.

19- Çok sıcak olan yazlıklar eziyet olabilir. Buna katlanmak zorunda değilsiniz, ısrarlara boş verip serin evinizde oturabilirsiniz. Klima çarpmasına da çok ama çok dikkat edin. Kolaylıkla zatürre olabilirsiniz. Klima kullanmayın mümkünse, en azından yatarken açık klima ile uyumayın.

20- Biraz güneşe çıkın. Uzun kalmayın ama bedeniniz, yüzünüz güneş görsün. Böylelikle D vitamini alırsınız.

21-  Toprağa çıplak ayakla basın ki vücudunuzda biriken statik elektrik boşalsın. Sentetik giysilerden, çarşaflardan, halılardan, özellikle iç çamaşırlarından uzak durun. Pamuklu tercih edin. Bırakın buruşsunlar ve hafifçe çeksinler. Sağlıklı olan o.

22- Plastik sürahiler, bardaklar, yemek kaseleri kullanmayın. Aluminyum tencere, tava, cezve asla kullanmayın. Camdan ve çelikten şaşmayın.

23- Mangal pek tavsiye edilir bir şey değil. Alevin ete doğrudan teması (yanık yiyecekler) kanserojendir ve kömür dumanı solumak da iyi bir şey değildir.

24- Mutlaka (kendinizi vererek) müzik dinleyin. Hatta kulaklıkla dinleyin. Müziğin sihirli bir iyileştirici gücü vardır. Size mutluluk veren şarkıları tercih edin.

25- Bir şeyi canınız çok çekiyorsa (ve sizin için zararlı bir şey değilse) bulup yemeye çalışın. Çünkü beden mükemmel bir mekanizma ve ihtiyacı olanları size bir şekilde yedirecektir. Ona kulak vermek lazım. Benzer şekilde hiç sevmediğiniz ya da sizi tiksindiren bir şeyi faydalı diye yemeye çalışmayın. Bırakın, ondan size fayda gelmez.

26- Bol balık yemeye çalışın. Ama çiftlik balığı DEĞİL !.. Deniz balığı olmalı, bu gerçekten önemli. Kızartma değil, fırın, ızgara ya da buğulama tercih edin. Kızartma yapmak isterseniz zeytinyağında, yağı yakmadan kızartın ve kızartma bittikten sonra yağı dökün, kesinlikle tekrar kullanmayın. Dışarıda balık yerseniz kızartma kesinlikle yemeyin.

27- Hastanelere girerken maske takmayı unutmayın. Mikrop dağıtım merkezine girdiğinizi düşünün.

28- Benim gibi yapmayın. Siz bol bol su için.

29- Unutmayın: BAĞIRSAKLARINIZI VE BÖBREKLERİNİZİ mutlu etmeyecek şeylerden uzak durmalısınız.

Yanlış anlama olmasın, burada yazdıklarım kendi prensiplerimdir ve sadece myeloma hastaları içindir. Sağlıklı insanlar makul ölçüler içinde kalmak ve akılcı olmak kaydı ile farklı şekilde beslenebilir tabi ki. Kendi bilecekleri iş.

Ve son olarak…. Haliniz kötü olabilir, pes etmeyin. Geleceğe ilişkin umudunuzu ve hayat neşenizi asla kaybetmeyin. Her anın kıymetini bilin. Psikolojinizin, ruh halinizin çok ama çok önemli olduğunu bilin. Kötü düşünerek hastalığı beslemeyin.

Güzel bir yaz olur umarım, hepimiz için.

Not: Zeytinliklere diktiler gözlerini yine… Buna dertlenmemek elde değil. Nasıl bir memleket burası?... Offf...



10 Mayıs 2017 Çarşamba

Myeloma ilaçları rehberi


Bu yazı ve figürler aşağıdaki linkten (myeloma.org) alınmıştır:


İlaç sınıfları:

Drug class: İlaç sınıfı
Name: Sınıf ismi
Abbreviation: Kısaltma
Brand: Marka



 İlaç zaman çizgisi

Aynı ilaç ailelerinden farklı üsünlerin (markaların) zaman içinde geliştirilerek farklı markalarla piyasaya sürülmesi ilginç.



Bu sayfada (linte) aynı zamanda ilaçlar ve yan etkileri hakkında detaylı bilgiler var. (İngilizce, fakat türkçe prospektüsleri de internetten bulabilirsiniz). Önemli ve faydalı olduğunu düşündüm.

Aşağıda linki verilen sitede ilaçlar hakkında detaylı bilgiler var: Örneğin yan etkileri burada bulup okuyabilirsiniz.



Not: Sözümü unutmadım. Yeni nesil ilaçları anlatan bir yazı yazacağım.


23 Nisan 2017 Pazar

Zerdeçal - Curcumin (Son durum)

Ben zerdeçal (hammadde ismi olarak Curcumin) hapları ile tedaviyi ilk olarak Margaret's blog'da okumuştum. Yıl 2006 - 2007 olsa gerek. O zamanlar tamamen deneysel bir tedavi idi ve kimseler bilmiyordu. İlaçlarla başı dertte olan, bu nedenle ilaç kullanamayan - kullanmayan myeloma hastaları bu hapları yutuyordu. Bununla ilgili ilk yazımı şu linkten okuyabilirsiniz.

http://myelomabilgi.blogspot.com.tr/search?q=curcumin

Fakat şimdi bakıyorum da doktorlar bile yardımcı tedavi olarak curcumin öneriyor. Belki farkındasınız, son zamanlarda hangi curcumin hapını kullanmalı konulu bir yazışma da oldu.

Bilenler bilir; Margaret yılların myeloma hastasıdır ve ilaç kullanmaz. 2005 Aralığında teşhis konduktan sonra sadece curcumin almaya başlayıp kararını da değiştirmeyen cesur bir kadın. İlk yazılarını ingilizce bilenler http://margaret.healthblogs.org/2007/03/ linkinden okuyabilir.

Bu ilk yazılarda curcumini nasıl keşfettiğini ve kullanmaya karar verdiğini şöyle anlatıyor: "Curcumin nedir? Curcuma longa adı verilen zerdeçal köklerinin aktif maddesidir. Güney ve güney doğu asya'ya özgü bu bitkinin kökü ve kök sapı öğütülür ve toz zerdeçala (turmeric) dönüştürülür. Aslında toz zerdeçalin %5 - %8'i curcumin'dir. (ug:Buna zerdeçalın etken maddesi diyebiliriz.)

Zerdeçalın ilaç olarak kullanılması milattan önce 600 yıllarına kadar gider. 13. yüzyılda Marco Polo Çin'e yaptığı yolcukta zerdeçal'ı görür, tadar ve not eder. Geleneksel Hind tıbbı zerdeçal'ı safra kesesi ile ilgili sorunlar, anoreksi (iştahsızlık), öksürük, diyabetik (şeker hastalığına bağlı) yaralar, karaciğer sorunları, romatizma ve sinüzit için kullanmış. Toz zerdeçalın sönmüş kireç ile karıştırılması ile elde edilen merhem, şişme ve burkulmaların üzerine sürülen bir kocakarı ilacı olarak kullanılırmış. ABD'de E100 olarak etiketlenen curcumin, ek gıda maddesi olarak peynirlerin renklendirilmesinde, baharat olarak, hardal şeklinde, kahvaltılık gevrek olarak, turşularda, dondurmalarda ve diğer gıdalarda kullanılmış.

Öyle görünüyor ki curcumin'in iyi gelmediği bir şey yok: Tümör tedavisinde, antioksidan olarak, antibakteryel, mantar önleyici, anti-amyloid ve iltihap sökücü özellikleri var. Artrit (mafsal iltihabı), alerji, astım, atherosclerosis (damar tıkanıklığı), kalp hastalıkları, Alzheimer, şeker ve kanser için de faydalı. Curcumin'in bir çok kanser türü için faydalı olduğu biliniyor. Hatta baş ve boyunda bulunan skuamöz hücreli karsinom'a iyi geldiğine ilişkin 2005 yılında yapılmış bir çalışma bile buldum.

Curcumin'in iyiliği şurada ki, sadece hastalıklı hücrelere saldırıyor ve ve yan etkileri yok denecek kadar az. Tabi ki onkolojiste danışmadan kafanıza göre curcumin almaya kalkmayın.

Bir yerinizi keserseniz, yaraya biraz curcumin sürebilirsiniz, daha hızlı iyileşecektir. Tabi ki yüzünüze sürmeyin çünkü Hindistan'da curcumin aynı zamanda boya olarak tekstil sektöründe kullanılıyor. Boğazınızda yara ya da enfeksiyon mu var? Biraz zerdeçal çayı için. Yüksek kolestrol, hafıza kaybı, tansiyon mu var.....vs..vs.
"

Hastalığımın ilk zamanlarında Margaret'in bu takıntılı curcumin - zerdeçal hayranlığı eşimin ve benim dikkatimizi çekmişti. Çünkü, ilaç almayarak ve sadece curcumin kullanarak oldukça radikal ve riskli bir tercih kullanıyordu. (Eşi ve kızı da bu tercihini destekliyorlardı.) Onu bu seçime yönelten de bir doktordu: Prof. Aggarwal.

Sonuçta yıl 2017, Margaret halinden memnun olarak hayatına devam ediyor ve blogunu sürdürüyor. Fakat curcumin konusu tekrar açılınca, acaba geçen yıllar içinde neler oldu, eski bakışını sürdürüyor mu? diye merak ettim ve blogu biraz karıştırdım.

Evet bazı değişiklikler var. Birincisi curcumin'in yan etkileri olabiliyor anlaşılan, herkes için değil. İkincisi, piyasada satılan curcumin tabletlerinin ne derece güvenilir olduğu soru işareti. Üçüncüsü de, kullanılan miktar (dozaj) kişiden kişiye farklılık göstermekte.

Şimdi aradan dört yıl geçmiş ve 2010 yılı Ocak ayındayız. (Bkz. aşağıdaki yazı linki)

http://margaret.healthblogs.org/life-with-myeloma/discovery-of-curcumin/curcumin-side-effects-and-warnings/

Dört yıldır günde sekiz gram curcumin kulandığını ve hiç bir yan etki deneyimlemediğini söylüyor. Oysa başlangıçta bazı yan etkiler hakkında uyarılmış.

Curcumin kullanmadan önceki dönemde, evindeki merdivenleri zorlukla tırmandığını, ortada belirgin bir neden yokken bile sürekli yorgun olduğunu, bacaklarının sürekli ağrıdığını, gece terlemeleri olduğunu ve sürekli olarak (özellikle geceleri) periferal nöropati (dokunca acıyan ve sürekli sızlayan) eller, bacaklar ve ayaklarla yaşadığını anlatıyor. Oysa şimdi bunların hemen hepsi yok olmuş. Bunlara ek olarak kolestrolünün ve trigliserid seviyesinin de hızla düştüğünü söylüyor.

Tüm bunlara ek olarak sürekli tekrar eden, bir türlü kurtulamadığı enfeksiyonların da son bulduğnu ekliyor. Bitti mi? Hayır bitmedi. Yıllardır başına bela olan astım'dan da kurtulduğunu, artık Ventolin sıpreyini kullanmayı bıraktığını söylüyor.

Bununla birlikte bazı uyarıları da var. Curcumin bazı ilaçların etkilerini azaltıyor ve bazılarının etkilerini de arttırıyor. Örneğin araştırmalar curcumin'in doxorubicin (Adriamycin) ve cyclophosphamide (Cytoxan, Neosar) ilaçlarının etkisini azalttığını ve tam aksine dexamethasone (Decadron, Dexasone, Diodex, Hexadrol, Maxidex) etkisini arttırdığını söylüyor diyor. Kendisi hiç bir ilaç kullanmadığından böyle bir kaygısı yok, ama siz sakın ha doktorunuza danışmadan böyle işlere kalkışmayın diye de ekliyor.

Tıkalı safra kanalları olanların, safra taşı olanların (safra taşı oluşumuna engel olsa bile) curcumin'i ASLA KULLANMAMASI gerektiğini de eklemiş. Curcumin'in safra üretimini tetiklediğini, bunun da safra taşını etkileyebileceğini belirtmiş.

Zaman geçtikçe zenginleştiği görülen bu yazıda (en son güncelleme 2015'de yapılmış) başka uyarılar da var.

Kumadin ve benzeri kan sulandırıcı alanların dikkatli olmaları gerektiğini eklemiş örneğin. Çünkü bazı araştırmalarda curcumin farelerde kanı koyultmuş. Ama insanlarda bu gözlenmemiş. Benden söylemesi diyor.

Aynı şekilde mide ülseri olanların curcumin almaması gerektiğini de eklemiş.

Bir de curcumin'in sperm hareketliliğini azalttığını, bebek sahibi olmak isteyenlerin uzak durması gerektiğinden bahsetmekte.

Tüm bunlara aldırmayıp almaya karar verirseniz ve yuttuktan sonra mideniz bundan şikayet ederse, benim gibi biraz ekmek yiyin ya da keten tohumu yağı ile birlikte için diyor.

Yazıya 2007 nisanında yaptığı bir eklemede, günde sekiz gram curcumin almaya çalışan birinde ishal görüldüğünü, bu durumda bırakmak gerektiğini yazmış. Mayıs 2007'de curcumin'in deride döküntü, kızarıklık, kurdeşen..vb. yan etkileri olduğunu öğrendiğini biraz da hayretle anlatıyor.

2013 yılında, bebek sahibi olmak isteyenlerin curcumin'den uzak durmaları gerektiğini de yeniden hatırlatmış.

Doların her gün arttığı ve yerli ilaçların her gün azaldığı güzel ülkemizde Solgar ve GNC firmalarının tabletleri var. Daha önce 21 Mart 2010'da bir zerdeçal yazısı yazmışım ve GNC tabletlerinden kullandığımı belirtmişim. (http://myelomabilgi.blogspot.com.tr/search?q=curcumin). Sonra bırakmıştım açıkçası ama neden bıraktığımı hatırlamıyorum. Fiyatının yüksekliği buna neden olmuş olabilir.

Şimdi internetten baktım. GNC ve Solgar'ın ürünlerin buldum. GNC açıkça Curcumin tanımını kullanmış. 60 tane 1 gramlık kapsül (şişe) 145 TL Bu hesapla, Margaret gibi günde sekiz adet almaya kalkarsanız, bu şişe size beş gün gider. Bu da ayda 870 TL demek.

Solgar'ın tabletlerini tam anlamadım doğrusu. O curcumin demiyor. Zerdeçal kökü ekstresi diyor ama % 93 curcuminoid içeriyormuş. Peki, 400 mg'lık kapsüllerinin hepsi curcumin diyelim. Günde 8 gr için 20 kapsül içmem gerekir, 60 kapsüllük şişe de 3 günde biter. (87 TL). Geldik yine aynı hesaba, ayda 870 TL.

Margaret'in anlattığı bir başka sorun da, piyasada satılan çoğu ürünün maval olması. Yapılan kontrollerde çoğu firma, söylediği net curcumin değerlerine ulaşamamış. Fakat Margaret tabi ki firma adı veremiyor, dava açarlar diye. Zor bela benim kullandığım marka -Doctor’s Best and Ageless Cures- diyor. Ben buralarda öyle bir marka gördüğümü hatırlamıyorum.

Bu arada blogunda çok sayıda yazışma var ve farklı miktarlarda Curcumin kullanan hastalar var. Günde sekiz gram biraz çok açıkçası, fakat başka ilaç kullanmadığı dikkate alınırsa mantıklı olabilir. Benim mütevazi emekli maaşımın yarısı bu arada :)

Yorumlarda yazdım ama burada tekrarlıyayım: Ben ne yapıyorum?

Eşim bana içilmesi zor bir karışım hazırladı: Zeytinyağı, karabiber ve toz zerdeçal'dan. Günde 1 kaşık içiriyor. Kaçamadığım zamanlar içiyorum.

Bence yeterli ve ucuz bir çözüm. Ayrıca kan sulandırıcı kullandığımı da hatırlamam gerekiyor.

Siz de zerdeçal - curcumin yorumlarınızı bu yazının altına yazarsanız memnun olurum. Böylelikle deneyimleri öğrenmiş oluruz. (Lütfen konu ile ilgisiz yorumları bu sayfaya göndermeyin, artık yayınlamayacağım. Unutmayın, her türlü yorumun yayınlandığı Forum - 2 sayfası orada duruyor.)

Hepinize sağlıklı günler diliyorum.

Önemli bir katkı:

Zerdaçal hakkında Önemli bir bilgi vermek için yeniden buradayım. Buraya Zerdaçal ile ilgili yazdığım için bu boynumun borcu. Dün periodik kontrol için doktor muayenesindeydim. Zerdaçal konusunu açtım. Bana özellikle hastalığın tedavisi yapılan ve şu an remisyonda olan hastaların Zerdaçal kullanmaması gerektiğini kağıt üzerine çizerek T ve B tipi hücrelerin davranışları üzerinden anlattı. Smouldering ( Margaret gibi) veya aktif hastalığı olanlarda zerdaçalın hastalığın ilerleyişini durdurabileceği ama tedavisi yapılan ve remisyonda olan hastalarda eğer tamamen yok olmamış ama uykuya dalmış olabilecek kanser hücrelerin bağışıklık sistemi destekleyicisi zerdaçal tarafından uyandırılabileceği izah edildi. Çok mantıklı geldi. Bugün itibari ile Zerdaçali kestim. Bilginize.


DİKKAT: Bu yazı ile size asla tedavinizi bırakın, curcumin'e geçin demek istemiyorum. Bu sadece complete remission (tam baskılama) halinde yani ilaç almadan yaşayan myeloma hastaları için ya da ilaç kullanamayan hastalar için bir fikir olabilir. Tıbbi tedaviyi terketmek, reddetmek çok ciddi sonuçlarla karşılaşmanıza neden olabilir. Kesinlikle güvenilir bir doktor bulun ve onun tedavisini uygulayın.

22 Nisan 2017 Cumartesi

Forum - 2

Forum - 1'de yer alan yorumların sayısı 250'yi geçtiğinden, okumak zorlaştı. lütfen yorum yazmaya buradan devam edin.

Forum - 1 sayfası yeni yorumlara kapatılmıştır.

Eski yorumları sayfalardan ve Forum -1 sayfasından okumaya devam edebilirsiniz.

NOT: Yalnız lütfen blogu iyi okumadan soru sormayın. Bir çok kere cevaplanmış sorular tekrar tekrar soruluyor. Bu durumda tecrübeli hastalar ve hasta yakınları (ve ben) sorunuzu ciddiye alıp cevap yazmaz.

17 Nisan 2017 Pazartesi

23 Nisan


23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramımız şimdiden kutlu olsun. Bazı şeylerin kıymetini kaybedince daha iyi anlarız umarım.

20 Şubat 2017 Pazartesi

Son 10 yazı

Recent Posts Widget

Arşiv (tarih bazında)